Umutsuzluk Ekseninde Cumhurbaşkanlığı Seçimleri – Salih Hayaloğlu

Salih Hayaloğlu

Özne Sayı 6

Sonbahar 2025

Giriş

Ekim 2025’te gerçekleşecek olan kktc Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili olarak hem Kıbrıslı Türklerin bu seçimlere yaklaşımını hem de AKP’nin son yıllarda Kıbrıs’ın kuzeyi ile ilgili almış olduğu pozisyonu incelediğimiz zaman, seçimlerin çok farklı bir atmosferde gerçekleşeceğini rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Ersin Tatar ‘başkan’lığındaki geçmiş beş yıllık süreç ve seçimlere yönelik yapılan açıklamalara baktığımız zaman Kıbrıslı Türkler açısından geçmiş yıllara kıyasla alışılmış ‘sıradan’lığın çok daha ötesinde bir ‘seçim’ süreci gerçekleştireceğimizi net bir şekilde söyleyebiliriz.

Müdahaleler

Bugüne kadar alışık olduğumuz iki tip müdahale yönteminden söz edebiliriz. İlki, Bağımsızlık Yolu olarak her fırsatta dillendirdiğimiz gibi neoliberal politikalar gereği, hayvancısından tüccarına, sağlıkçısından eğitimcisine halkın temel ihtiyaçlarının kamusal olarak geriletilmesi sonucu kendi alanında zenginleşen/tekelleşen Kıbrıslı Türk sermayedarların hükümetlere dayatmış olduğu taleplerdir. Bir diğeri ise Ankara merkezli dayatmalardır. 2018 yılında kurulan 4’lü koalisyon (CTP-HP-TDP-DP) hükümetine kadar Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm siyasal dinamikler Ankara’nın istekleri doğrultusunda şekilleniyordu. Dayatmalar, kemer sıkma politikaları ve özel/ kamu ayırt etmeksizin çalışma yaşamındaki hakların budanması için atılacak adımlar Türkiye hükümetlerince belirleniyordu. Ekonomik olarak göbekten bağlı olduğumuz ‘anavatan’ın, para göndermemekle tehdit ederek uyguladığı sıradan müdahale ilişkilerine alışmıştık.[1]

Bugün içinde bulunduğumuz siyasal koşulların geçmiş yıllardan farkı; Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm karar alıcı makam ve mevkilerin içinin boşaltılmasıdır. Eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma gibi temel kamusal ihtiyaçların devlet tarafından uygulanmak yerine bir elin parmaklarını geçmeyen Kıbrıslı Türk sermaye sınıfına devredilmesi ve Ankara merkezli dayatılan gerici ve baskıcı politikaların yerli işbirlikçiler aracılığı ile değil, Kıbrıs’ın kuzeyindeki hükümetin bilfiil AKP’nin il şubesi gibi çalışarak uyguluyor olması bugün içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumun en açık göstergesidir. Kısacası önceleri para göndermemekle tehdit edilen Kıbrıslı Türklere karşı dayatılan uygulamalar siyasal kararlarla ilgiliydi. Şimdi ise yapılan müdahaleler koltuklara kimin oturacağı ile ilgilidir.  

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı döneminde AKP ile yaşanan gerilimler, T.C. ve kktc arasında zaten doğal olmayan bağımlılığa dayalı ilişkiyi çok daha seviyesiz bir noktaya taşıdı. Akıncı ile Erdoğan arasında yaşanan diplomatik kriz sonrasında AKP; intikamını seçimlere aleni bir şekilde müdahale ederek halkın iradesini vurdumduymaz bir şekilde gasp edip, koltuğu Ersin Tatar’a teslim etti. Zaten 2018 yılında başlayan ekonomik kriz ve hemen arkasından gelen pandemi süreciyle birlikte siyasal anlamda gerici ve muhafazakâr yönünü çekinmeden devreye sokan AKP, yıllardır belirsiz bir geleceğe mahkûm olan Kıbrıslı Türkleri, ülkenin geleceği konusunda çok daha karamsar bir boyuta getirdi.

***

Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminin hemen arkasına ‘tek adam’ rejimine dönüşen Türkiye’de, hukuksuz bir şekilde uygulanan gerici ve muhafazakâr politikalar, Akıncı dönemi yaşanan Crans Montana krizi sonrasında süreci yakından takip eden Kıbrıslı Türkleri zaten yeterince huzursuz ederken, tek adam rejimi ile Türkiye’de uygulanan aynı yaklaşımları Kıbrıs’ın kuzeyinde de hareket geçen AKP; Kıbrıs’ın içişlerinde gerici dayatmalarla pervasızca saldıran, dış ilişkilerde ise ‘iki devlet’, ‘kanla aldık masada vermeyiz’ gibi Kıbrıslı Türklerin iradesini hiçe sayan geleneksel söylem ve uygulamalarını Ersin Tatar aracılığıyla keskinleştirdi.

Dünyada yaşanan gelişmelerle birlikte kendisine Kıbrıs’ın kuzeyinde dilediği gibi at koşturabileceği bir alan yaratmaya çalışan AKP, en büyük darbeyi halkın iradesinde alacağını çok iyi biliyordu. Kıbrıslılar tarafından sevilmediğini kabullenmiş olacak ki; önceleri yerli işbirlikçileri aracılığı ile sürdürdüğü neoliberal baskıcı politikaları, son beş yıllık süreçte elçilik ve içişleri bakanlığı gibi stratejik noktalarda kurduğu ekipler üzerinden yürütmeye başladı. AKP, hayatın her alanında Kıbrıslı Türklerin iradesini çiğnerken, Akıncı döneminde yaşanan diplomatik kriz sonrasında halka rağmen hareket etmeye devam edeceğinin ilk sinyallerini yaptığı açıklamalarla vermişti.

Coğrafyasında yıllarca her alanda verilen mücadelelere karşı deneyimli olan AKP, Kıbrıs’ta önce Ulusal Birlik Partisi’nin kurultayına müdahale ederek istediği kadroları yarattı. Arkasına kurultayda hiçbir iddiası olmadığı halde en güçsüz ve en az oy alan adayı, Ünal Üstel’i kendisine koşulsuz bağlılık göstermesi için başkanlığa getirdi. Ardından kendi oluşturduğu kadrolarla seçimlere müdahale ederek istediği makamları gasp etti. Böylelikle hem yerli işbirlikçileri arasındaki muhalefeti bertaraf etti hem de ilgili makamları kendi istediği gibi sorunsuz bir şekilde kullanabileceği noktaya getirdi.

Zaten geçmişte Türkiye hükümetleriyle uyumlu görünmek adına yıllarca statükonun sözcülüğünü yapan yerli işbirlikçilerin, bugün AKP’nin basın sözcüsü gibi hareket eder noktaya gelmesi de bu durumun kaçınılmaz bir sonucudur. Yine Ersin Tatar’ın beş yıllık tecrübesi bu durumun en somut örneğidir. Ersin Tatar’ın ‘iki eşit egemen devlet’ söylemi dışında tek yapabildiği, Türkiye’de köy gezileri düzenleyerek, ana-yavru ilişkisi üzerinden gazilik madalyası dağıtmak ve milli dava Kıbrıs’ın anavatan ile ne kadar uyumlu çalıştığını Türkiye halklarına anlatmak oldu.

                                                                        *** 

Bağımsızlık Yolu’nun, “hükümete değil, muhalefete talibiz” şiarı ile sürekli dillendirdiği gibi makam ve mevkilerin bir mücadele alanı olduğu tespitinin en somut örneğini Mustafa Akıncı’nın cumhurbaşkanlığı döneminde gördük. Siyaset makam ve mevkiler üzerinden yasalar çerçevesinde yürütülür. Mücadele ise sokak, medya, hukuk, kurumlar, makamlar yani kısaca hayatın her alanında kendisine hareket alanı bulur. Bugün mevcut durumda makam ve mevkiler halen bir mevzi olarak yerini korumaktadır. Bu yüzden Ekim 2025’te gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ni bir mevzi mücadelesi görmek gerekiyor. Önümüzdeki seçimler somut bir kazanımı olmayan ancak kaybedildiği zaman çok daha geri bir noktaya sürükleneceğimiz bir yenilgi duygusunun toplumda hakim olacağı kesindir. Esas olarak bir noktada altını çizmek gerekiyor; buradaki yenilgi vurgusu, halkın demoralizasyonu ile ilgilidir. Kendi bireysel mücadele azmimizi bir kenara koyup gerçekçi bir noktadan bakacak olursak, Kıbrıs’ın kuzeyindeki düzenin güncel çöküş haline her geçen gün tanık olan halkın seçimlerde alacağı yenilgi, ilerleyen süreçlerde verilecek örgütlü mücadeleyi umutsuzluk ekseninde zorlaştıracağını görebilmemiz gerekiyor.

Kısaca meselenin özüne değinecek olursak; AKP, Kıbrıs’ın kuzeyinde uygulamak istediği antidemokratik ve gerici uygulamaları halkın iradesini umursamadan hayata geçirmek istiyor. Bunu gerçekleştirebilmenin en garanti ve kısa yolu ise hükümet edenlerin halkın direnişinden etkilenmeden ajandasına muhalefet edilmemesidir. Bu yüzden atanmış kadrolarla, halkın yeterince ciddiye almadığı, canı sıkılınca dilediği gibi söverek ya da alay ederek içini rahatlatabileceği liyakatsiz kişiler üzerinden süreçleri yürütmek istiyor. Artık alınan kararlar, yerli ve dış merkezli kadrolarla koordineli bir şekilde hayata geçirilmek isteniyor.

Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı Seçimleri bir eşik olarak önümüzde durmaktadır. Halkın bu seçimlerden beklentisi AKP’nin yenilgisidir. Türlü dayatmalara bağışıklık kazanan Kıbrıslı Türkler antidemokratik yollarla makamları tam anlamıyla AKP’ye teslim etmek istemiyor. Kıbrıs’ın kuzeyinde iktidar halk olamasa da Kıbrıslı Türkler söz, yetki, karar odaklarını kaybetmek istemiyor. Yönetim kadrolarını kendi iradesi ile belirlemek istiyor. Bu durum elbette seçimlerin bir son olarak değerlendirilmesi anlamına gelmiyor ancak olası bir yenilgide mücadele anlamında da sürekli gerileyen bir pozisyona evrileceğimizi ve alınan sonuç ile birlikte halkın en ağır umutsuzluğu yaşayacağını da hafife almamak gerekiyor.

Yenilgi, Yılgınlık ve Umut

Olası bir yenilgi sonrasında halkın umutsuzluğa kapılacağını vurgulamıştık. Bir diğer önemli nokta ise kurulduğu günden beri kktc’deki siyasi dinamikler Ankara’nın etkisiyle şekilleniyor. Ancak, en kısa tabirle AKP voyvodalığı olarak tarif edebileceğimiz son beş yılın bilançosu; sokak mücadelesi gerilediği için ancak seçimlerde karşılık bulacaktır. Seçimler bu yüzden halkın önemli bir kesiminin gözünde sembolik bir sınav gibi algılanacaktır. Bu noktada seçimlerin “AKP’nin adayı” ile “Kıbrıslı Türklerin iradesi” arasında bir karşılaşma olarak görüleceği öngörüsü, seçim sonuçları veya kimin kazandığı ile ilgili değil, halkın meşruiyet algısıyla ilgilidir. Böyle bir durumda halkın algısı nüfus odaklı olacağı için seçimi kimin kazandığından bağımsız olarak toplumda var olan kutuplaşmayı daha da derinleşeceğini öngörebilmemiz gerekiyor. AKP destekli aday Ersin Tatar’ın kazanması durumunda, özellikle bu kazanımın Ankara desteğiyle olduğu algısı halkta güçleneceği için yenilginin faturası, zaten halen tartışma konusu olan Türkiye kökenli Kıbrıslı Türklere çıkacaktır. Bu durum ilerleyen günlerde solda dağınık bulunan Kıbrıs milliyetçisi yapıların seslerinin daha çok itibar göreceği tehlikesini barındırıyor.

Neredeyse ülkedeki her sorunun kaynağını göçmen emekçiler üzerinden yorumlayan göçmen düşmanı, Kıbrıs milliyetçisi örgüt ve kişiler halkın içerisinde çok küçük bir azınlığa denk düşüyor ancak çıkardıkları ses ve politik yankıları halkın önemli bir kesimini kestirmeden tavlayabiliyor. Uzun bir süredir nüfus sorunu üzerinden, göçmen, emekçi kesimleri bir tehdit olarak gösteren bu yapı ve kişilerle mücadele eden Bağımsızlık Yolu, Kendi Ağızlarından Kıbrıs Milliyetçileri broşüründe Kıbrıs milliyetçilerini şu şekilde tanımlıyor:

“(…) Özetlemek gerekirse Kıbrıs milliyetçiliği; federasyon karşıtı ve Kıbrıs Cumhuriyeti yanlısı olan; Kıbrıslı Elen şovenizmini normalleştirmeye çalışan; Kıbrıs sorununu sadece “işgal sorunu” olarak gören; Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Elen şovenizmi boyunduruğu altında olduğu 1974 öncesine dönüşü savunan; Kıbrıs’ın kuzeyindeki her türden mücadeleyi reddeden, hatta reddetmekle kalmayıp dalga ve aşağılama konusu yapan; kendini lafı dolandırmadan “milliyetçi” olarak tanımlayan; başta Türkiye kökenli göçmenler olmak üzere “Kıbrıslı” olarak görmedikleri herkese ve her şeye karşı ayrımcı, dışlayıcı, aşırı milliyetçi hatta yer yer ırkçılığa varan bir yaklaşım sergileyen ve ekonomik konularda da emek temelli bir yaklaşımı tamamen dışarıda bırakan bir siyasal çizgidir.”

Yukarıda yapılan tanımı biz de daha da özetleyecek olursak, “aşırı milliyetçi” ve “ekonomik konularda da emek temelli bir yaklaşımı tamamen dışarıda bırakan” bu siyasal çizginin temsilcileri için, halkın iradesi ve AKP’nin adayı arasında gerçekleşecek olan seçimler, olumsuz bir sonuç çıkması durumunda kaçırılmayacak bir fırsattır. Kıbrıs sorununa hapsolmuş, sola egemen olan yapılar, emek siyaseti denince akla göçmen, emekçi kesimleri çağrıştırdığı için yıllarca emek siyasetini mücadelenin dışında tuttu. Bağımsızlık Yolu bir taraftan merkez sola emek mücadelesini kazandırmak için kavga verirken, doğal olarak diğer taraftan da Kıbrıs milliyetçisi yapı ve kişilerle milliyetçiliği ve ırkçılığı soldan arındırmak için tutarlı ve kararlı bir savaşa girmiş durumdadır. “Yandık, bittik, tükendik” feryadı dışında, bugüne kadar hiçbir tutarlı argüman ile Kıbrıs’taki statükoyu göçmen düşmanlığı üzerinden mücadeleye dahil edemeyen Kıbrıs milliyetçilerinin, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nin olumsuz olarak sonuçlanmasının ardından çıkaracakları sesin yankısı, halkın içinde çok daha farklı bir zeminde hareket alanı bulacaktır. Bu yüzden gerçek anlamda toplumsal olarak önemli bir sorun haline gelen nüfus sorunu ile ilgili çözüm üretmek yerine, göçmen emekçiler üzerinden gerici siyaset dalgası ile uğraşmak durumunda kalacağımızı kestirebilmek önemli bir noktadır. Bir tarafta AKP’nin dayatmış olduğu gerici, muhafazakâr neoliberal politikalar, diğer tarafta ise içimizden, Kıbrıslı Türk solundan yükselen milliyetçilik temelinde mücadele koalisyonu… Bir tarafta umutsuzluğun hâkim olduğu bir halk ve diğer taraftan salt Türkiye karşıtlığı üzerinden yükselen milliyetçi cephe…

Seçimlerden çıkabilecek olan en olumlu sonuç olan, merkez sol adayı Tufan Erhürman’ın kazanması durumunda da, sancılı bir sürecin oluşacağı ihtimalini de değerlendirmek gerekiyor. Merkez solun kazanmasındaki tek olumlu nokta, AKP yenilgisi sonrasında, iradesini tüm müdahale ve kalleşliğe rağmen sandığa yansıtan halkın özgüvenini kaybetmeyecek olması ve mücadeleye olan inancını muhafaza etmesi olacaktır. Bunun dışında halkın öğrenilmiş çaresizliğin bir sonucu olarak merkez soldan herhangi bir beklentisi yoktur. Merkez solun, en azından voyvodalığa karşı bu kadar aciz davranmayacağını bilse de bulunduğu makamı, halkın çıkarları yerine işbirliği öngören bir noktada uzlaşma zemininde kullanacağını yeterince deneyimledi. Kısaca, kazanması durumunda merkez solun da toplumda yaratacağı umutsuzluk olasılığı zamanla olacaktır; ama bu umutsuzluk iradesinin yok oluşu ile değil, beklentilerini karşılayamamakla ilgili olacaktır.

Son Söz

Halkın çıkarlarının hayatın her alanı ile ilişkili olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Bu seçimler belki halkın çıkarlarının gerçek anlamda sandıkta karşılık bulamayacağı bir atmosferde gerçekleşecek olsa da sonuçları ne olursa olsun; mücadeleyi geriletecek, halkı umutsuzluğa sürükleyecek sonuçlardan kaçınmamız gerekiyor. Umutsuzluğun olduğu yerde mücadele yara alır, geriler ve zayıflar. Mücadelenin gerilediği, zayıfladığı yerde ise sınıfsal olarak en yıkıcı sonuçlardan en alt sınıflar en çok etkilenir. Ülkemiz hayatın her alanında; freni patlamış kamyon gibi son sürat yokuş aşağı sürüklenirken, payımıza düşen mücadelemizi en gündelik sıkıntılarımızdan başlayıp, yaşamın her alanında örgütlü bir direniş göstererek mücadelemizi sürdürmek zorundayız. Mücadelenin kalbi sokakta atar. Uzun bir süredir mücadelenin en pasif bırakılan yeri olan sokakları kazanmak zorundayız. Sokakların boş bırakılması; yani her antidemokratik uygulamanın karşısına hukuksal olarak yargıyı, her dayatmanın karşısına seçimler üzerinden cezalandırmayı koymak bugün güven duyduğumuz bu cephelerin de yenilmesine sebep olacaktır. Sokakların tekrardan hareketlenmesini sağlayacak olan özgüvenin halkta oluşturulması için gerekli olan Ersin Tatar özelinde AKP’nin yenilgisidir.  Bu yüzden önümüzdeki seçimler de bir mücadele alanıdır ve bir mevzi olarak yerini korumaktadır.


[1] 90’lı yılların sonunda, Denktaş ve Eroğlu arasında çekişmeli olarak gerçekleşen seçimlerde, Eroğlu’nun seçimlerden çekilmesine gerekçe olarak “peşimde 40 tane MİT ajanı dolaşır” sözleriyle gündeme gelen Eroğlu itirafı, sistemli bir müdahalenin sonucundan çok seçimler özelinde değerlendirilebilir. 2010’lu yılların başında Kıbrıs’ın kuzeyine elçi olarak atanan Halil İbrahim Akça’nın Kıbrıslı siyasilerle kurduğu siyasi ilişkiler bugünkü durumun ilk adımları olarak halen hatırlanmaktadır. Zaten bu müdahale ilişkilerinin hemen arifesinde gündeme gelen Koordinasyon Ofisi’ne karşı direniş, sokakta kazanılan bir mücadele olarak yakın tarihimize damga vurmuştu. Bunun gibi spesifik örnekler çoğaltılabilir. Ancak tarihsel olarak yaşanan süreçler bu kadar sistemli ve pervasız bir genel tablo oluşturmuyordu.