
Karayipler’de Amerikan donanmasının Küba’ya yönelik deniz ablukası devam ediyor. ABD’nin Küba’ya yönelik altmış yılı aşkın süredir devam eden ekonomik, finansal ve ticari ablukası, son dönemde Trump yönetimiyle birlikte niteliksel bir sıçrama yaptı. Bu sıçramanın en önemli ayaklarından biri yıl başından beri Küba’ya uygulanan enerji ablukası. Bu süreçte Küba’nın petrol damarları kesildi. Elektrik kesintileri günlerce sürdü, ameliyathaneler karanlıkta kaldı, elektrikli ekipmana bağlı on binlerce hasta ve yenidoğan yaşam savaşı verdi. Gıdalar buzdolaplarında tutulamadı, üretim her gün biraz daha düştü, kamusal toplu taşıma başta olmak üzere ulaşım hizmetleri can çekişti. Su pompaları durdu, çöpler toplanamadı. ABD’nin kuşatma politikasının amacı ilk günden beri aynıydı: Küba halkını günlük yaşamında cezalandırmak, yılgınlık yaratmak ve kendi egemenliklerine, kendi değerlerine, kendi devrimlerine sırt çevirmelerini sağlamak. Bugün Küba’da elektrik kesintileri hâlâ sürüyor. Bugün Küba, savaş suçu niteliğine varan emperyalist kuşatmanın en ağır sonuçlarını yaşamaya devam ediyor. Ancak Küba halkı, tarihin en uzun soluklu ablukalarından birine karşı direnmeye, teslim olmamaya devam ediyor.
Küba halkının direngenliğini anlamak istiyorsak, devrimden önce nasıl bir ada olduğuna bakmak gerekir. Küba, bir zamanlar İspanyol sömürgeciliğinin ardından ABD’nin arka bahçesi ve kumar-fuhuş merkezi olarak bilinirdi. Mafyanın özgürce cirit attığı, halkının şeker kamışı hasadından başka geliri olmayan, nüfusun büyük bölümünün okuma yazma bilmediği mazlum bir Karayip adasıydı. Ekonomisi ABD sermayesinin ve toprak ağalarının çıkarlarına bağlanmış, Batista diktatörlüğünün bekçiliğini yaptığı bir sefalet adası. José Martí’nin bağımsızlık mücadelesinden bu yana süren onurlu direniş, 1959’da Fidel Castro ve Che Guevara önderliğinde gerçekleşen devrimle yeni bir aşamaya geçti. Devrim, Küba’daki tüm ABD varlığını kamulaştırdı, toprak düzenini değiştirdi, kumarhaneleri kapattı, seks köleliğini ortadan kaldırdı. Okuma yazma seferberlikleriyle okuma yazma oranı yüzde 100’lere yaklaştırıldı. Sağlık ve eğitimde dünyadaki pek çok ülkenin önüne geçildi. Küba’nın sağlık sistemi, sınırlı kaynaklarına rağmen kendi nüfusunu aşarak başka ülkelerin halklarına da sağlık hizmeti ve eğitim desteği sağlayan bir kapasite geliştirdi.
Küba, hiçbir zaman bir bolluk ülkesi olmadı. Büyük petrol rezervlerine, doğal kaynaklara, gelişkin tarım arazilerine veya devasa sanayi imkânlarına sahip değildi. Devrimden sonra halkın elinde sadece şeker kamışı vardı. Bir de devrimle birlikte doğan ve altmış yıldan fazla süredir devam eden ABD’nin ekonomik, ticari ve finansal ablukası. Buna rağmen Küba, eğitimin ilkokuldan üniversiteye, sağlık hizmetinin ise herkes için ücretsiz olduğu bir toplumsal düzen yarattı. 100.000’den fazla doktoru, yurt dışında görev yapan 30.000’den fazla sağlık çalışanıyla tıp diplomasisinin öncüsü oldu. ABD uluslararası düzenin jandarmalığını yapıp, Güney Amerika’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada halkların tepesine bombalar yağdırırken, Henry Reeve Tugayı, dünyanın dört bir yanında salgınlar, depremler ve hastalıklarla mücadelede görev aldı. 2015’te Dünya Sağlık Örgütü, Küba’yı HIV’in anneden bebeğe bulaşmasını ortadan kaldıran ilk ülke olarak tescil etti. Temel gıda ihtiyacı herkes için güvence altına alındı. Sosyalist bloğun çözülmesiyle dış ticaretinin önemli bölümünü kaybetmesine rağmen sağlık, eğitim, bilim ve kamusal hizmetleri tasfiye yoluna girmedi. COVID-19 pandemisinde kendi geliştirdiği aşılarıyla dikkat çekti. Ortalama yaşam beklentisi, çocuk ölüm oranlarının düşüklüğü, okuryazarlık oranı ve ev sahipliği gibi istatistiklerde Küba, hemen yanıbaşındaki ABD’yi geride bıraktı. Bütün bu kazanımlar amansız bir ablukanın gölgesinde elde edildi.
ABD’nin Küba’ya uyguladığı abluka, ticaret, finans, bankacılık, taşımacılık ve teknoloji alanlarını kapsayan çok yönlü bir kuşatmadır. Daha ilk günden amacı bellidir: Küba devrimini boğmak. Halkın devrime sırt çevirmesini sağlayacak koşulları oluşturmak. Ticaret gemileri Küba limanlarına yanaştırılmadı. Yanaşmaya kalkan gemiler başka limanlarda cezalarla karşılandı. Bankalar en küçük işlemde bile milyonlarca dolarlık yaptırım riskiyle karşılaştı. İlaç, tıbbi cihaz, cerrahi iplik, anestezi maddelerinin bile adaya ulaşmaları engellendi. Küba’yla hiçbir doğrudan ilişkisi olmayan ülkeler bile gümrük tarifesi tehdidiyle ticaretten caydırıldı.
ABD, ablukayı önce “demokrasi” ve “insan hakları” daha sonra ise “kendisine yönelik tehdit” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışsa da, bu söylem kendi belgeleriyle çürütüldü. 1960 tarihli Mallory Raporu’nda açıkça şöyle yazıyordu: “Küba halkının desteğini yoksunluk yoluyla kırmak.” Yani ilk günden beri amaç; açlık, yoksulluk, yoksunluk ve çaresizlik yoluyla halkı sindirip devrimi geri püskürtmekti. Bu, Küba halkına açılmış ve ilan edilmemiş bir savaştı. ABD’nin uyguladığı emperyalist abluka, sivil nüfusun topluca ve doğrudan hedef alındığı bir savaş suçu olarak 60 yıldan fazla süredir hala yürürlüktedir.
2026 yılına gelindiğinde, Trump yönetimiyle birlikte abluka niteliksel bir sıçrama yaşadı. ABD, Küba’ya petrol sağlayan üçüncü ülkelere ek tarifeler uygulanmasına imkân veren yeni düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Venezuela Devlet Başkanı Maduro kaçırıldı ve Küba’nın petrol tedarikinin yarısı bir gecede kesildi. Meksika gibi alternatif kaynaklara gümrük duvarı örüldü. Ayrıca Karayip denizlerine yığılmış Amerikan donanması, petrolün yanında Küba halkını besleyecek gıdanın ve yardımların ulaşmasını da engellemeye devam ediyor. Trump’ın açıklamaları ise ikiyüzlülüğü bir kenara bırakmış ve gerçek yüzünü göstermekten çekinmeyen haydutluk rejiminin itirafı niteliğindedir: “İster özgürleştiririm, ister alırım. Küba’yla istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum. Şu anda çok zayıflamış bir ülke.”
Küba’da saatlerce, hatta günlerce elektrik kesintileri yaşanıyor. Yakıt kıtlığı ve bundan kaynaklı elektrik kesintileri, sağlık ve eğitim hizmetlerini olumsuz etkileyerek olağanüstü bir durum yaratmış durumda. Acil olmayan tedaviler iptal edilirken, ambulanslar yakıtları tükendiği için çalışmıyor. Gıda üretimi, sulama, ürünlerin taşınması ve muhafazası enerji krizinden doğrudan etkileniyor. ABD’nin ablukası aşevleri, doğumevleri ve yaşlı bakım evleri başta olmak üzere temel sosyal koruma ağlarını bozarak, nüfusun en savunmasız gruplarını doğrudan etkiliyor. Çöp kamyonları yakıtsız kaldıkları için sokaklar çöple doldu. İnsanlar şehirde bile çöp yakıyor ve solunum sorunları baş gösteriyor.
Fakat Küba halkı diz çökmüş değil. Latin Amerika’da ve dünyanın geri kalanında özgürlük mücadelesi veren halklara umut olan Küba halkı direniyor. Güneş panelleriyle, mikro şebekelerle, mahalle komiteleriyle, dayanışma ağlarıyla ayakta kalmaya devam ediyor. Kısıtlı kaynak planlı önceliklendirmeyle yönetiliyor. Örgütlü bir halk, devrimci inadı sayesinde ayakta kalıyor. Bu cüretkâr direniş uluslararası yardım kampanyaları ve dayanışma ağları ile destekleniyor. ABD’nin burnunun dibinde, tüm olumsuz koşullara rağmen emperyalizme karşı mücadeleye devam ediyor. Küba’nın direnişi tüm dünya halkları için bir umut kaynağıdır. Venezuela’da Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması, İran’a yönelik saldırganlık, Filistin’de süren soykırım ve Küba’ya uygulanan abluka… Bunlar birbirinden kopuk olaylar değil, aynı emperyalist tahakkümün farklı cepheleridir. Küba direndiği sürece, o tahakkümün yenilebilir olduğu kanıtlanıyor. İşte tam da bu sebeple Küba’yı savunmak, insanlığı savunmaktır. Küba’yı savunmak, umut hakkını savunmaktır. Küba’yı savunmak emperyalizme karşı sosyalizmi savunmaktır.
Emekçinin partisi Bağımsızlık Yolu olarak Küba’nın üzerindeki ablukanın derhal kaldırılmasını, halkın ilaca, gıdaya ve yakıta erişiminin önündeki tüm engellerin son bulmasını talep ediyor, ablukaya rağmen ayakta duran Küba halkını, onun devrimci inadını selamlıyoruz. Enternasyonalist dayanışma önemlidir ama yeterli değildir. İhtiyacımız olan enternasyonalist mücadeledir. Sormamız gereken soru ise şudur: Kıbrıslı Türkler olarak emperyalizme karşı mücadelenin neresindeyiz?
Adamız, farklı emperyalist güç odaklarının askeri yığınağı haline getirilmiş durumda. İngiliz üsleri Ortadoğu’ya yönelik operasyonlarda fırlatma rampası ve istihbarat merkezi olarak kullanılıyor. Doğu Akdeniz’deki fosil yakıt rekabeti sadece adayı değil tüm bölgeyi ateşe atıyor. Küba’nın 1959’da temizlediği düzen ise burada ayakta: kumarhaneler, mafya, gece kulüpleri ve talan ekonomisi. Elektrik kesintileri bizim de gündelik hayatımızın parçası. Enerjimiz hem fosil yakıtlara hem de dışa bağımlı, sağlık ve eğitim ise her geçen gün daha fazla piyasanın insafına bırakılıyor. İnşaat ve emlak sermayesinin giriştiği ekolojik talan bir avuç ultra zengin cebini doldururken, emekçilere nefes alacak kamusal alan bile bırakmıyor. Din işlerine milyon akıtılırken sosyal hizmetler bütçe ayrılmıyor.
Che Guevara’nın 1967’de Tricontinental’e gönderdiği ve tarihe “İki, üç, daha fazla Vietnam!” olarak kazınan mesajından uyarlarsak; “dünya halklarının artan nefretiyle emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç daha fazla Küba gün ışığına çıkarsa, geleceğe daha güvenli bakabiliriz!”
Yapmamız gereken adamızı emperyalizme karşı mücadelenin bir başka cephesi haline getirmektir. Bu mücadele memleketimize çöreklenen mafyadan, kumarhanelerden, gece kulüplerinin yarattığı bataklığın kurutulması mücadelesinden geçer. Kadın özgürleşmesi mücadelesinden geçer. Talancı ve kapkaççı sermayenin rant düzenine karşı mücadeleden geçer. Başta İngiliz üsleri olmak üzere tüm yabancı askeri güçlerin kovulmasından geçer. Kamusal enerjiden, kamusal sağlıktan, kamusal eğitimden, kamusal toplu taşımadan ve kamusal barınmadan geçer. Emek mücadelesinden geçer. Sosyalizm mücadelesinden geçer. Bir, iki, üç ve daha fazla Küba yaratmak, işte bu mücadelenin ta kendisidir.
Hasta la victoria siempre! Zafere kadar daima!
İki, Üç ve Daha Fazla Küba!
Yaşasın Sosyalizm Mücadelesi!
Yaşasın Küba Halkının Devrimci İradesi!
Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi!
Bağımsızlık Yolu
Emekçinin Partisi