Münür Rahvancıoğlu
Emekçinin Partisi Bağımsızlık Yolu 2025 Ekim ayında gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde herhangi bir adaydan yana taraf olmama kararı aldı. Bu seçim, kurulduğu tarihten günümüze Bağımsızlık Yolu’nun kendi adayı ile katılmadığı ilk seçim oluyor. Partinin bu tutumu almasındaki konjonktürel nedenler başka bir yazının konusu, bununla birlikte seçimde bir adayımızın olmaması Cumhurbaşkanlığı makamı ile ilgili programatik çerçeveden değerlendirmeler yapmamıza engel değildir. Tam tersine, bir adayımızın olmayışı, muhalefet stratejimizi netleştirebilmemiz, seçimleri bu stratejideki yerine oturtabilmemiz, ilerisi için düşünsel bir hazırlık yapabilmemiz ve bu hazırlığı seçim sürecinin heyecanından etkilenmeden yürütebilmemiz gibi açılardan önemli bir fırsattır.
Muhalefete Talibiz!
Bağımsızlık Yolu’nun en bilinen ve en az anlaşılan sloganlarından birisi “Hükümete Değil Muhalefete Talibiz” sloganıdır. 2019 yılında gerçekleşen 1. Olağan Genel Kurul’da oy birliği ile alınan bu karar, yaygın yanlış anlamanın aksine, hükümet olma reddiyesi değil bir iktidar stratejisidir. (Bağımsızlık Yolu, 2019)
Bu karar hükümet olmayı ulaşılabilecek en ileri hedef olarak benimseyenlerin çok ciddi bir yanılsama içerisinde olduğunu vurgulamakta ve hükümet odaklı rejim partilerinin, iktidar imkânlarını baştan kaybettikleri tespitine yaslanmaktadır. Bu tespit genel olarak tüm burjuva demokrasileri için geçerlidir ancak Kıbrıs’ın kuzeyinde Ankara hükümetlerinin konumundan dolayı çok daha bariz bir olgudur. (Ersoy, 2025)
Hükümet olmak ile iktidar olmak eşitlendiğinde, hem hükümetteyken icraat yapamamanın nedenleri kavranamaz hem de hükümet olmanın ötesini görmek imkânsız hale gelir. Eğer bir parti hükümet olduğu zaman her türlü iktidar erki elinin altında olacaksa, o zaman bir süreliğine “ayıya dayı demenin” ne sakıncası olabilir? Bu körlüğe saplanan rejim partileri; tek başına, büyük veya küçük ortak olarak hükümet olabilmek için, her türlü güç odağı ile dans etmek zorunluluğunu hissederler. Bu ‘dans’ onları daha hükümet olmadan yumuşatan, rejimi rahatsız edebilecek bütün sivri noktalarını törpüleyen bir işlev görür.
Kimi zaman partilerin içerisinde bu ‘dansı’ yapmak konusunda en maharetli, bizim dilimizle en karaktersiz kişiler yönetim kademelerine getirilir. Böylece partiler rejimle uyumlu hale gelirken, kişisel değerler de buna ayak uydurur. Hükümet olmanın sınırsız güç ve iktidar anlamına geldiği zaten bir yanılsamadır. Ancak bu saplantılı yanlış aynı zamanda rejim partilerini ve onların içerisindeki bireyleri dönüştürmeye de yarar. İdealist motivasyonlarla yola çıkan birçok birey, bu sürecin sonunda yozlaşmış birer alçak haline dönüşür.
Kıbrıs’ın kuzeyinde hükümetlerin işlevsizliğini ilk gören parti Bağımsızlık Yolu değildir. Özker Özgür’ün 1995 CTP-DP hükümet deneyimi üzerine kullandığı “davul benim boynumda asılı, tokmak başkasının elinde” cümlesi, hâlâ hafızlardadır. Bu cümle Özgür’e pahalıya mal olmuş, CTP’den atılması ile sonuçlanmıştır. YKP ise daha 1989 yılındaki kuruluşundan beridir bu ülkedeki gerçek iktidar odağının TC hükümetleri olduğunu dile getirmektedir. Ancak hükümetlerin işlevsizliğini görüp hükümet olmayı (hatta seçime girmeyi) reddeden tutum da, en az hükümet olmayı saplantı haline getiren tutum kadar kusurludur. İşte Bağımsızlık Yolu bu gerçeği ifade eden ve iktidar stratejisini buna göre şekillendiren ilk partidir.
Partimiz hükümet olma saplantısının kişi ve örgütlerde yarattığı dönüşümün bir tür ‘devrimcileri ıslah etme’ tuzağı olduğunu tespit etmiştir. Buna karşı “küstüm oynamam” tutumunun da devrimcileri sahanın dışına itmek bakımından rejim için eşit kıymette bir araç olduğunu ifade etmiştir. Buna göre yapılması gereken, hükümet koltuklarına oturmaya, sahip olduğundan daha fazla bir anlam yüklememektir. Kıbrıs’ın kuzeyinde seçime, parlamentoya veya hükümete girmenin tek bir anlamı vardır: Rejime karşı daha etkili bir muhalefet inşa edebilme imkânı! Seçime girmeyenler bu imkânı reddetmekte, seçime girip de hükümet olmayı saplantı haline getirenler ise bu imkânı hiç görememektedirler. (Rahvancıoğlu, 2020)
Cumhurbaşkanlığı’nın İşlevleri
Kıbrıs’ın kuzeyindeki partilerin erk icra etme işlevi olmadığını düşündükleri makamlara dair tutumu ‘boykot’tur. Erk icra edemeyeceklerini anladıkları mevkilerden istifa etmek veya erk icra edemeyeceklerini bildikleri makamlara baştan talip olmamak şeklinde kendini gösteren bu tutum; erk icra etmeyi tek boyutlu (pozitif) algılama hatasından muzdariptir. Oysa muhalefet etmek de (rejim için) negatif bir erk icrasıdır!
Hükümete girmenin erk icra etmeye imkân tanıdığını savunan partilerle, hükümete girmenin erk icra etmeye imkân tanımadığını savunan partilerin hemfikir oldukları nokta, eğer erk icra etme işlevi yoksa, hükümete girmenin bir anlamı olmadığı noktasıdır. Bağımsızlık Yolu’nun diğer partilerden ayrıldığı yer tam da burasıdır. Bağımsızlık Yolu iktidar aracı olarak kullanılamayan makamların da muhalefet aracı olarak kullanılmalarının mümkün olduğu düşüncesindedir.
Cumhurbaşkanlığı makamının, Kıbrıs sorunundaki görüşmecilik rolü dışında, erk icra etme işlevi olmadığı konusunda ise tüm partiler hemfikirdir. Bu nedenle Bağımsızlık Yolu dışındaki partilerin tamamı, söz konusu Cumhurbaşkanlığı seçimleri olduğu zaman konuyu Kıbrıs sorunu ekseninde konuşmaktadırlar. Onlar için Cumhurbaşkanlığı’nın Kıbrıs sorunu dışında bir önemi yoktur. Biz ise böyle düşünmüyoruz. Bize göre Kıbrıs sorunu diye bir sorun olmasaydı veya Cumhurbaşkanı’nın görüşmecilik gibi bir görevi olmasaydı da, bu makam muhalefet için kullanılabilirdi.
Müzakere Sürecini Mücadele Sürecine Çevirmek
Kıbrıs sorunu gibi çok katmanlı bir sorunun ‘iyi niyetli’ bir görüşmeci tarafından çözülebileceğini düşünmek, üstelik de bu çözümün ‘tüm taraflar’ için olumlu olacağını iddia etmek gerçekçi değildir. Üstelik sorunun tarihsel kökenleri hiç de solun popüler söyleminde anlatıldığı gibi sonradan oluşmuş ve yüzeysel bir karakter barındırmamaktadır. (Özkızan, 2021)
Sorunun oluşmasında da, mevcut durumunda da emperyalist ülkelerin rolü ve çıkarları vardır. Kıbrıs sorunu sayesinde emperyalist ülkeler adamızı çıkarları doğrultusunda kullanabilmekte ve sorunun herhangi bir şekilde “çözümü” söz konusu olursa bu çıkarlarından feragat etmek istememektedirler. “Anavatan” sıfatıyla kendilerini meşrulaştıran Türkiye ve Yunanistan da; Kıbrıs toplumlarının yerli egemenleri de, hem kendi hesaplarına hem de farklı emperyalist blokların taşeronları olarak Kıbrıs sorununda taraftırlar.
Sorunu “herkes” için çözmek mümkün değildir. Sorunun tanımı dahi herkes için aynı değildir. Kıbrıs sorunu Kıbrıs halkları için söz, yetki, karar, iktidar sorundur. Oysa taşeron devletler ve emperyalistler için Ortadoğu’nun kontrolü ve stratejik bir yeni sömürgeden en verimli şekilde yararlanma sorunudur. (Rahvancıoğlu, 2017)
Bu perspektif bir kez anlaşıldığında, ne emperyalist devletlerin ne onların taşeronlarının ne de kendi egemenlerimizin Kıbrıslı Türk halkı için sorunu çözmek yolunda bir müttefik olamayacakları da berraklaşır. Kıbrıslı Türk halkının sorunun çözümünde ittifak kurabileceği özneler; başta Kıbrıslı Elen halkı olmak üzere, taşeron devletlerin ve emperyalist ülkelerin ezilen halklarıdır.
Böyle bir durumda nasıl muhalefet yapılır? Aslında bu sorunun yanıtını Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı sürecinin son iki yılında kısmen de olsa pratikte deneyimleme fırsatı bulduk. Crans Montana ve Mont Pellerin süreçleri çöktükten sonra, Türkiye Cumhuriyeti tarafından “iki devlet ve eşit egemenlik” tezleri geliştirilmesine rağmen, Mustafa Akıncı bu tezlere uyum sağlamadı. Akıncı’nın “halkım beni federasyon görüşmem için seçti” diyerek, TC’deki iktidar tarafından dayatılan çerçeveye girmeyi reddetmesi, istifa da etmemesi ve tartışmaya halkı dahil etmesi; bizim “muhalefete talibiz” yaklaşımımızın kısmi bir pratik örneğidir. (Rahvancıoğlu, 2019)
Bunu “kısmi bir örnek” olarak adlandırmamızın nedeni, bu deneyimin sadece çözüm modeline ilişkin ve sadece TC’deki iktidarın dayatmalarına karşı olmasıydı. Oysa Kıbrıs sorununda muhalefet imkânları, soruna taraf olan özneler kadar geniş, bu öznelerin müdahil oldukları konular kadar çeşitlidir. Şöyle ki Kıbrıslı Türk halkı açısından karşısında muhalefet edilmesi gereken güçler Türkiye’den ibaret değildir. Kıbrıslı Türk halkının siyasal eşitliğini kabul etmeyen Kıbrıslı Elen yöneticiler, adamızın ikiye değil üçe bölünmesinden fayda sağlayan Britanya emperyalistleri, limanlarımızı kullanarak Ortadoğu’yu sömüren Fransız ve ABD emperyalistleri, petrol ve doğal gaz araştırmaları ile ekolojik yapımızı yağmalayan tüm uluslararası şirketler ve onların hami devletleri, bu sorunda pay sahibidirler. (Rahvancıoğlu, 2025)
Kıbrıslı Türk halkı adına ve bu halkın tüm adanın bir unsuru olduğu perspektifiyle hareket eden bir görüşmeci; Kıbrıslı Elen egemenlerinin üzerinden atlayarak Kıbrıslı Elen halkı ile doğrudan muhatap olduğunda ve tüm bu konu başlıklarını, her iki halkın ortak menfaatine olacak şekilde müzakere masasına taşıdığında, müzakere masasını “mücadele masası”na dönüştürmek yönünde çok kritik bir adım atmış olur.
Görüşmecilik makamının bir muhalefet mevzisi olarak kullanılması Akıncı örneğinde Türkiye egemenlerinin Kıbrıslı Türk halkının iradesi hilafına takındığı tutumlara direnmek biçiminde deneyimlenmiş bir olgudur. Bunun Britanya üslerinin adadaki varlığına ve Ortadoğu halkları aleyhine kullanılmasına itiraz edilmesi yönünde kullanılması yepyeni bir boyut olacaktır. Kıbrıslı Elen halkının çıkarları adına, Kıbrıslı Elen egemenlerinin politikalarını eleştiren bir Kıbrıslı Türk görüşmeci, anti-emperyalist bir tutumla görüşme masasını Ortadoğu halklarının itiraz kürsüsü olarak değerlendirebilir. Eş zamanlı olarak petrol ve doğalgaz araştırmalarını ekososyalist bir perspektiften kınayan ve küresel ölçekli ekoloji hareketi ile bağlar kuran bir çizgi izlemek; Kıbrıs sorununun tartışma zeminini yepyeni ufuklara taşıyacaktır.
Bir yanda savaş karşıtı, emperyalizm karşıtı, ekoloji yönelimli ve emek eksenli küresel hareket; diğer yanda yerli işbirlikçileri ile birlikte emperyalizm! Müzakere masasını böyle bir mücadelenin kürsüsü haline getirmek ve dünyanın her köşesinden ittifaklar kurmak mümkündür.
Cumhurbaşkanı Ne İş Yapar?
Kıbrıs sorunu dışındaki boyutuyla, kktc Anayasası’nın “Cumhurbaşkanının Yetki ve Görevleri” başlıklı 102. Maddesi şu şekildedir:
“(1) Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla, Devletin ve toplumun birliğini ve bütünlüğünü temsil eder.
(2) Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Anayasasına saygıyı, kamu işlerinin kesintisiz ve düzenle yürütülmesini ve Devletin devamlılığını sağlar.
(3) Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Meclisi adına Cumhuriyet Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığını temsil eder.
(4) Cumhurbaşkanı, bu Anayasa ve yasalarla kendisine verilen diğer yetkileri kullanır ve görevlerini tarafsız olarak yerine getirir.”
Bu maddeye bakıldığında, Cumhurbaşkanlığı makamının sembolik rolü kolayca görülebilir. İlk üç fıkra, Cumhurbaşkanı’nın “temsil” işlevinden ibarettir. Dördüncü fıkrada sözü edilen “diğer yetkiler” ise semboliktir.
Örneğin yasama bakımından; Cumhurbaşkanı “Cumhuriyet Meclisi’ni olağanüstü toplantıya” çağırabilir, yasaları Resmi Gazete’de yayınlar veya Meclis’e geri gönderir veya Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal davası açabilir. Yürütme bakımından hükümet kurması için milletvekilleri arasından bir kişiyi Başbakan olarak görevlendirebilir, bakanlıkların kuruluş veya iptalinde onay işlevi vardır, üst kademe yöneticilerinin atamalarında imza atar. Yargı bakımından Yüksek Adliye Kurulu’na bir üye ataması gerçekleştirir, YAK ve Başsavcılık’ın her yıl sonunda hazırladığı yargıya ilişkin raporları teslim alır ve YAK tarafından atanan yargıçları onaylar.
Yasama, yürütme ve yargı konusunda Anayasa tarafından Cumhurbaşkanı’na verilen görevler belirleyici veya son kararı içeren görevler değildir. Ancak her üç boyutta da söz söylemesine imkân veren muhtevadadır. Bunlara ek olarak Anayasa tarafından Cumhurbaşkanı’na verilen “Silahlı Kuvvetler Komutanı’nın atanması” yetkisi, yine Anayasa’nın Geçici 10. Maddesi tarafından geri alınmış ve kullanılamaz durumdadır.
Yasama, Yürütme ve Yargıda Muhalefet
Cumhurbaşkanlığı makamı parlamenter sistemin yapısı gereği sembolik bir makamdır. Ancak bu sembolik işlev, onun meşru bir muhalefet mevzisi olarak kullanılmasında önemli bir avantajdır. Toplumsal sorunlara çözüm bulmak ve icraat ortaya koymak yükümlülüğü olan bir makamın, iş değil söz üretmesi, çözüm değil eleştiri ortaya koyması doğal olarak tepki çeker. Oysa yapısı gereği sembolik bir makam, toplumsal sorunlara dair tartışmalar ve eleştiriler ortaya koyduğunda, tam da yapması gerekeni yapmış olur.
Hükümet ne zaman bir üst kademe yöneticisini görevden alıp yerine yenisini atayacak olsa, ilgili devlet dairesinin ilgili yöneticisinin o güne kadar neler yaptığını ve yerine atanacak olan kişinin neler yapması gerektiğini, halkın ilgili daireden kaynaklanan hangi sıkıntılarının çözülmediğini kamuoyu ile paylaşan bir Cumhurbaşkanı toplumun ilgisini üzerine çekecektir. Bugüne kadar olduğu gibi, bir noter edasında önüne konan her atamayı imzalamak yerine, ilgili atamanın nedenlerini sorgulayan, topluma olan maliyetini tartışan ve hükümetin bu konudaki zaafiyetlerini hatırlatan bir Cumhurbaşkanı, halkın içinden geçenlere tercüman olacaktır. Benzer bir durum bakanlıkların kuruluş ve kaldırılmasında da çok daha geniş ölçekte geçerlidir.
Meclis ne zaman bir yasa geçirse, o yasanın toplumda dokunduğu sorunları halkın gündemine taşıyan bir Cumhurbaşkanı hayal edin. Trafik cezalarını arttıran bir yasa söz konusu olduğunda, toplu taşıma eksikliğini; önüne sağlık alanından bir yasa geldiğinde anayasal ücretsiz sağlık hakkını; eğitim ile ilgili bir yasayı imzalaması istendiğinde konteynerlerde eğitim alan çocukları gündeme getiren bir Cumhurbaşkanı; hükümetlerin korkulu rüyası olacaktır. Dahası yakalayabildiği her fırsatta her aykırılığı Anayasa Mahkemesi’ne taşıyan, bunu yapamıyorsa toplumsal eksiklikleri dile getirerek yasaları Meclis’e iade eden ve her halükarda bunu yapmadan önce konuyu geniş toplum kesimlerinin önünde temel tartışma başlıkları olarak gündeme getiren bir Cumhurbaşkanı ülke gündemini belirleme şansına sahiptir.
Yargı konusunda özellikle de Başsavcılık makamının polis ve asker tarafından suistimal edilmesine dair de Cumhurbaşkanı meşru bir itiraz merciidir. Yüksek Adliye Kurulu ve Başsavcılık tarafından her yıl kendisine rapor sunulan bir makamın, yargıda yaşanan sıkıntılara ve vatandaşların beklentilerine ilişkin konuşmasından daha doğal bir şey olmaz. Üstelik bu konuda konuşan kişi, sembolik de olsa devletin en üst düzey kişisidir, dahası halk tarafından doğrudan seçilmiştir. Sırtında hiçbir yönetsel sorumluluk olmadan, sadece sorunları dile getirme avantajı; muhalefet ortaya koymak için eşsiz bir fırsattır.
Geçici 10. Madde de Cumhurbaşkanı’nın rahatlıkla tartışabileceği bir başlıktır. Anayasa’nın 117. Maddesi Cumhurbaşkanı’na Silahlı Kuvvetler Komutanı’nı atama yetkisi vermekte ama Geçici 10. Madde bunu askıya almaktadır. Halk tarafından seçilmiş meşru bir liderin, Anayasal yetkisini gasp eden bu maddenin bir hak gasbı yarattığını, yetkilerini kullanmasına engel olduğunu dile getiren bir Cumhurbaşkanı karşısında TC egemenlerini, yanında da onu seçen halkı bulacaktır.
Kadın cinayetleri, trafik kazaları, iş cinayetleri, ekolojik sorunlar, sağlık ve eğitim gündemleri, grevler ve eylemler Cumhurbaşkanı’nın yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yürüttüğü muhalefet için kürsü olarak kullanabileceği sıcak gündemler haline geldiğinde; halk açısında eğitici bir boyut da kazanacaktır.
Bir Muhalefet Makamı Olarak Cumhurbaşkanlığı
Denilebilir ki icraat yetkisi olmayan bir makamın bu pratiği neye yarayacak? Elbette halkın sorunları, yalnızca halkın kendisi tarafından çözülebilir. Ancak halkın bu sorunları çözebilmesi için önce sorunların farkına varması, sonra doğru bir zeminde bu sorunları tartışabilmesi gerekir. Muhalefet, sadece mevcut hükümetin gidip yerine yenisini getirme pratiği olarak algılandığında gerçek işlevi görülemez. Bizim düşüncemiz muhalefet pratiğinin, iktidara hazırlanan halkın kendini eğitmesine ve iktidar olduğu zaman yapacaklarını önceden kurgulamasına fırsat vermesi bakımından önemli olduğudur. Kısacası muhalefet etmek iktidara hazırlık sürecinin parçasıdır. İşte Cumhurbaşkanlığı makamı bu fırsatı yaratarak, zaten politik duyarlılığı yüksek olan halkımız için etrafında toplanılacak bir bayrak haline getirilebilir.
Böyle bir çizgi elbette esas iktidar odaklarının tepkisi ve saldırısı ile karşılaşacaktır. Her saldırı halkın kenetlenme derecesini arttıracağından, bu hiç de sanıldığı gibi olumsuz bir şey değildir. Aksine böylesi saldırılar bilinci keskinleştirir ve Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği çözümlerin halk tarafından daha fazla sahiplenilmesini sağlar. Yeter ki Cumhurbaşkanlığı makamı bir müzakere makamı değil, mücadele makamı olarak görülsün. Mücadele sürecinin etrafında öbeklenecek örgütler ve yaratıcı pratikler, yeni iktidarın yolunu döşeyecektir.
KAYNAKLAR
Bağımsızlık Yolu (2019). https://www.bagimsizlikyolu.org/bagimsizlik-yolu-i-olagan-genel-kurul-karari-1-hukumete-degil-muhalefete-talibiz/
Özkızan, C. (2021). “İki Toplum”un Tarihsel Kökenleri. Özne, Sayı 2
Ersoy, U. (2025). İktidar Stratejisi Olarak Muhalefete Talip Olmak. Özne, Sayı 4.
Rahvancıoğlu, M. (2019). “Seçim Siyasetinin Açmazı ve Son Krizle Somutlaşan Alternatif”, https://rahvancioglu.blogspot.com/2019/10/secim-siyasetinin-acmaz-ve-son-krizle.html
Rahvancıoğlu, M. (2017). Söz, Yetki, Karar İktidar Sorunu Olarak Kıbrıs Sorunu, Bağımsızlık Yolu Örgüt Okulu, Broşür 1.
Rahvancıoğlu, M. (2020). “Boykot ve Siyasal Mücadele”. Akıntıya Karşı Yazılar. Khora Yayınları
Rahvancıoğlu, M. (2025). Bir Muhalefet Makamı Olarak Cumhurbaşkanlığı. Argasdi, Sayı 78.