Mustafa Keleşzade
Mülkiyet meselesi son aylarda yakıcı şekilde adamızda gündeme girmiş durumda. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin İskele bölgesinde lüks siteler yapan Caesars şirketinin sahibi Yahudi asıllı kktc vatandaşı Simon Aykut’un 2025 ortası “Rum mallarının gaspı” suçlaması ile Baf Havalimanı’nda tutuklanması ile gerilim başladı [1].
Bunu takiben Kıbrıs’ın kuzeyinde Kıbrıslı Elenlerden kalan mallar üzerine inşaat faaliyetlerine yönelik operasyonlar devam etti. Tutuklamalar şu an için az sayıda ve Kıbrıs’ın kuzeyinde faaliyet yürüten kktc vatandaşı olsun veya olmasın yabancı sermayedarlara yönelik gerçekleşirken, Noyanlar Şirketler Grubu sahibi Ahmet Noyanlar örneğinde olduğu gibi yurtdışı seyahatlerinde ülkeye alınmayan ve haklarında uluslararası tutuklanma çıkarılan Kıbrıslı Türk sermayedarlar olduğu bilgisi de mevcut [2].
Çeşitli kaynaklar 30’dan fazla şirketle bağlantılı yüzlerce kişiyi uluslararası tutuklama emrinin muhatabı olarak gösterse de elimizde konu hakkında net bir veri yok. Net olan ise, davaların büyük sermayenin, çoğunlukla İskele bölgesinde yabancılara satmak için, Kıbrıslı Elenlerin kuzeyde kalan malları üzerine yaptığı lüks sitelere yoğunlaştığıdır. Halkın gündelik yaşamını doğrudan etkilemeyen, fakat büyük sermayenin kâr alanlarını tehdit eden bu davalar, inşaat sermayesinin ‘hepimiz aynı gemideyiz’ manipülasyonu ile halka mal edilmeye çalışılmaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu hamlesine karşılık kktc’nin hamlesi de geçtiğimiz günlerde 5 Kıbrıslı Elen’in İskele bölgesinde tutuklanması ile verilmiş durumda [3]. 60’lı yaşlarında 5 Kıbrıslı Elen “mülke tecavüz”, “Kişisel Verilerin Korunması Yasası’na aykırı hareket”, “askeri yasak bölgenin ihlali” gibi suçlarla itham edilmiş durumda.
Askeri mahkemenin beşi için verdiği tutukluluk kararının, aralarından bir kişinin Kıbrıs’ın kuzeyine geçiş kaydı olmamasından kaynaklanması ve aynı kişinin Kıbrıs’ın kuzeyine geçişte defalarca kimliğini göstermiş olması meselenin hukuki bir tutuklamadansa Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği tutuklamalara misilleme niyeti ile gerçekleşen siyasi bir tutuklama olduğuna işaret ediyor [4].
Kıbrıs Sorunu içerisindeki ikili hukuk sistemi ve mülkiyet rejiminin tüm çelişkilerinin siyasi bir silaha dönüştüğü bir süreç yaşanmakta; Kıbrıs’ın kuzeyi için “muteber” iş insanları olarak görülen ve kktc yasalarına göre yasal inşaat işleri yapan kişiler, adanın diğer yarısında başkasının mülkünü gasp eden şahıslara dönüşürken, Kıbrıs Cumhuriyeti yasalarına göre İskele’deki siteye girerek kendi yasal mülklerine giriş yapmış olan 5 Kıbrıslı Elen ise Kıbrıs’ın kuzeyinin yasalarına göre ironik şekilde “mülke tecavüz” ile itham edilmekteler.
Konu hem Kıbrıslı Türk halkı hem de Kıbrıslı Elen halkında huzursuzluk ve korku yarattı. Bu durumun kısa vadeli etkileri geçiş noktalarının kullanımında düşüşlerle kendisini gösteriyor. İki halk da bu siyasal tutuklamaların diğer toplum nezdindeki kurbanları olma korkusunu yaşıyor. Elbette korku aynı zamanda öfke ile de birlikte geliyor.
Kıbrıs’ın kuzeyinde bu öfke halinin en net göstergelerinden birinin mahkeme kararlarına da yansıdığını görüyoruz. 5 Kıbrıslı Elen’in 2’si İskele Kaza Mahkemesi’nde araçlarında bulunan belgeler nedeniyle ayrı bir yargılamadan geçtiler. Savcılık şahısların e-postalarını incelemek için 3 aya kadar tutukluluğun devamını istedi.
Şahısların aileleri ise kaçma tehlikesi olmadığını göstermek için Kıbrıs’ın kuzeyinde 1 yıllığına ev dahi kiraladı. Buna rağmen mahkeme 3 ay tutukluluk vermekten geri durmadı. Ardından Lefkoşa’da gerçekleşen duruşmada ise askeri yasak bölgenin ihlali suçlaması için araştırmaların yapılması adına beşine de 3 aya kadar tutukluluk istendi, mahkeme tutukluluk talebini kabul etse de 3 ay talebini reddederek soruşturmanın yapılabilmesi için 13 günlük bir tutukluluk verdi.
Aynı 5 kişi için art arda iki bölgede iki yargılama, savcılıktan aynı talep lakin mahkemeden iki ayrı karar. Bu çelişkili tablo bölgelerin mülkiyet muhtevasına baktığımızda daha anlaşılır bir hale gelir. Lefkoşa, Türk malı yaygın ve nüfusu daha çok “kök” Kıbrıslı Türklerden oluşan bir bölgeyken, İskele bölgesi büyük oranda Kıbrıslı Elenlerden kalan mülklerden oluşmakta, bölge nüfusu içerisinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yabancı sınıfına koyabileceği Türkiye kökenli Kıbrıslı Türklerin ise yaygınlığı bulunmakta ve Kıbrıs’ın güneyinde yaşanan tutuklamalar ve davalar da büyük oranda bu bölge bağlantılı meselelerle ilgili verilmiş durumdadır.
Bu durum İskele bölgesinde yaşayan insanları daha fazla etkilemekte ve inşaat sermayesinin “hepimiz aynı gemideyiz” lafının bu konu öznelindeki versiyonu olan “bu saldırı hepimize” şeklindeki manipülasyonuna daha açık hale getirmektedir. Korku öfkenin, öfke ise olası saldırının habercisidir.
5 Kıbrıslı Elen’in bir sitede görülmesinin site sakinlerince polis şikayetine muhatap olması da polisin önce tutuklama yapıp, delil aramaya başlaması da mahkemenin verdiği 3 aylık tutuklama kararı da bu durumla bağlantılıdır. Yargı bağımsızlığı içinde yaşadığı bölgenin haleti ruhiyesinden bağımsızlık anlamı taşımaz.
Siyasi Partilerin Tavrı ve Milliyetçi Bloklar
Kıbrıs’ın kuzeyinde siyasi tarafların reaksiyonunu incelediğimizde ise iki ayrı devlet milliyetçisi kutuplaşmayı görüyoruz. Bir tarafta UBP, DP ve YDP’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hamlesi ile “Rumlar Kıbrıslı Türklere saldırıyor” tavrı aldığını görülüyor.
Bu tavır hem meselenin toplumun bütününe değil, inşaat sermayesine yöneldiğini gizler nitelikte, hem de saldırıya uğramışlık üzerinden milliyetçi histeri ile sağın toplumsal tabanını geliştirmeye yönelik bir etki yaratmayı amaçlıyor. Bu tavrın politik aklını ise HP lideri Kudret Özersay’ın “karşı adımlar atabileceğimizi göstermeliyiz” şeklindeki çıkışı oldu [5]. Böylece kktc’ci milliyetçi kanadın politik stratejisi belirlenmiş oldu.
CTP ise muhtemeldir ki federasyon yanlılığı, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Türkiye rızasının alınması ve merkez siyaset reflekslerinin iç içe geçmesi ile pasif bir tutuma girerek, “bakın işte bizim kazandırdığımız iç hukukumuzun parçası olan Taşınmaz Mal Komisyonu” ne kadar önemliymiş mesajı veren farklı açıklamalar yaptı. Ne milliyetçi bloğa girdi ne de milliyetçi bloğun oluşturduğu milliyetçi histerinin oluşmasının önüne geçmeye çalıştı [6].
Diğer devlet milliyetçisi blok ise Kıbrıs Cumhuriyetçi milliyetçileri oldu. Bu blok içerisinde en dikkat çeken, Oz Karahan’ın başını çektiği grup oldu. Hem Avrupa Gazetesi ve sosyal medya aracılığıyla yazdıkları yazılarla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başlattığı süreci meşrulaştırma görevini üstlendiler hem de bir adım daha ileriye giderek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin polisine —Kıbrıs’ın güneyinde yer alan Yeşiller Partisi aracılığıyla— İskele bölgesinde faaliyet yürüten ve Kıbrıslı Elenlerden kalan mallar üzerine inşaat yapan şirketlerin listesini elden verdiler. Böylece yalnızca destekçisi olmakla kalmadılar, aynı zamanda bu sürecin bir parçası oldular [7].
Bu gruba ek olarak BKP, Avrupa Gazetesi ve YKP de Kıbrıs Cumhuriyetçi gruba hem Kıbrıs Cumhuriyeti’nin davalarını destekleyerek hem de kuzeyde Kıbrıslı Elenlere yönelik tutuklamalara insan hakları ekseni değil Kıbrıs Cumhuriyeti tezleri ile uyumlu bir karşı duruşla dahil oldular.
Bu pozisyonun elbette Kıbrıslı Türk halkı içerisinde hali hazırda Kıbrıslı milliyetçisi olan veya yatkınlığı olan yığında bir karşılık bulduğunu söyleyebiliriz. Ancak halkın genelinin kayıtsızlığı veya öfkesi ile karşılaştığını da sosyal medyada ilgili açıklamaların altındaki yorumlara bakarsak dahi gözlemleyebiliyoruz.
Bu tepkiselliğe sebebiyet veren Kıbrıslı Türk halkının süreçle ilgili oluşan kaygı ve korkularının varlığı ve bu grupların tutumunun bu kaygıları tamamen görmezden geliyor oluşudur. Özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti açısından makbul görülmeyen başta Türkiye kökenliler olmak üzere Kıbrıslı Türk halkının kırılgan kesimlerini işgalci olarak tanımlayan bu grupların tutumu, sermaye çevreleri ve iktidarın “saldırı hepimize” söyleminin pekişmesine neden olmuştur.
Yani bu iki devlet milliyetçiliği süreç içerisinde birbirini körüklemiş, olan ise tutuklanma tehlikesini yaşayan, ada içinde dolaşım özgürlüğünü tehdit altında hisseden, her an tutuklanma tehlikesi hisseden Kıbrıs halklarına olmuştur.
Toplumsal Tepkiler ve Kitle Mücadelesi
Mülkiyet krizinin sermaye ve devlet milliyetçilikleri arasında sıkışması, halkın gerçek sorunlarını görünmez kılıyor. Oysa krizin en yakıcı biçimde hissedildiği yer emekçi halkın yaşamıdır. Kuzeyde gençler ev sahibi olamıyor, kiralar asgari ücretin üzerine çıkıyor. Güneyde de durum farklı değil; özellikle öğrenciler ve göçmen işçiler ev bulmakta zorlanıyor. Halklar, aynı sermaye bloklarının kâr hırsı karşısında mağdur edilmekte. Bu nedenle mülkiyet tartışmasını “Rum–Türk” ekseninde değil, “halk–sermaye” ekseninde yeniden kurmak, kitle mücadelesinin önünü açacaktır. Sendikalar, öğrenci hareketleri, kadın örgütleri ve çevre hareketleri barınma hakkı temelinde bir araya getirilebilir. Böylece mülkiyet sorunu teknik bir hukuk meselesi değil, halkın gündelik yaşamını doğrudan etkileyen bir toplumsal sorun olarak ele alınır. Somut olarak kiralara üst sınır konulması, gençler ve emekçiler için nitelikli sosyal konut projelerinin hayata geçirilmesi gibi talepler kitle mücadelesinin merkezine taşınmalıdır.
Tarihten Bugüne Mülkiyet Sorunu
Bu krizin zeminini teşkil eden mülkiyet sorunu bugün başlamadı. 1974’ten hemen sonra 1977’de Kıbrıs Türk Federe Devleti güneyde kalan Kıbrıslı Türk mülklerinin karşılığı olacak şekilde kurgulanan ve bir süre sonra tapulandırma noktasına gelen eşdeğer sistemini kurdu (İTEM Yasası). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Loizidouların Türkiye aleyhine 1989’da açtığı ve geniş yankı uyandıran davanın Türkiye’yi 1,2 milyon Dolar tazminat ödemeye mahkum eden kararı 1996’da çıktı [8]. Taşınmaz Mal Komisyonu’na işaret eden ve Türkiye’yi mahkum eden Xenides-Arestis davası ise 1998’de başlayıp 2005’te ihlal kararı ile 2007’de noktalandı [9].
Taşınmaz Mal Komisyonu bu dava tehditlerine bir reaksiyon olarak kktc’de tazminat, mal iadesi ve takas yöntemlerini içerecek şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeden önce tüketilmesi gerekli bir iç hukuk mekanizması olarak 2005’te kuruldu. 1992 Gali Fikirler Dizisi, 2004 Annan Planı, 2017 Crans Montana süreci gibi tüm çözüm süreçleri ve planları mülkiyete yönelik düzenlemeleri içerdi.
Barış yanlıları bu meselelerde daha ilerici ve toplumları açısından “uzlaşmacı” veya liberal bir perspektifle “kazan kazan” biçiminde yaklaşırken, milliyetçiler ise uluslararası ilişkilerin sıfır toplamlı oyun perspektifinin arkasına konumlanıp daha sert ve uzlaşmaz bir tutumla meseleye baktılar. Ortak noktaları ise meselenin hep iki toplum arası ilişkiler biçiminde incelenmesi ve önerilerin de bu çerçevede geliştirilmesi oldu. Sosyalist bir perspektifin geliştirilmediği alanda sürer durumun gerçek kazananlarını ve mağdurlarını ise görünmez kılındı ve günün sonunda ise bugün ayyuka çıkan gerilimin de zemini hazırlandı [12].
Peki sınıfsal ilişkilerin Kıbrıs Sorunu’nda mülkiyet bağlamı ile hiç mi ilişkisi olamaz? Hem etik hem de adayı bölen emperyal müdahalelere karşı adanın yeniden birleşmesi, çözüm ve barıştan yana olan sol, mülkiyet meselesinde liberal perspektife sıkışmak zorunda mı? Bugün Kıbrıs Cumhuriyeti ve kktc’nin karşılıklı hamleleri gibi milliyetçi bir dalgalanma yaratan süreçlerde sol, pasif bir tutum almak zorunda mıdır?
Barınma Hakkı Temelinde Mülkiyet Meselesi: Solun Sınavı ve Bir Çıkış Yolu
Kıbrıs’ta mülkiyet meselesi, uzun yıllardır hukuk, diplomasi ve milliyetçilik ekseninde tartışılmakta. Ancak bu tartışmanın bugün geldiği noktada sadece sağ siyaset değil sol siyaset de ciddi bir sorgulamayla yüz yüzedir. Solun, hukuksal kuralların ötesine geçemeyen yaklaşımları, barınma hakkı temelinde insani bir görüş geliştirememesi, bu alandaki en temel eksikliklerden biridir.
Bugüne kadar solun önemli bir kesimi mülkiyet meselesine, uluslararası hukukun sınırları içinde, teknik ve diplomatik bir sorun olarak yaklaştı. Bu liberal perspektif, toplumlar arası ‘uzlaşma’ vurgusuna sıkışarak sermaye ile halkın mülkiyet sorununu eşitledi. Oysa solun görevi, hukuki uzlaşıların dar alanına hapsolmak değil, emekçi halkların barınma hakkını temel alarak meseleyi sınıfsal bir zemine oturtmaktır. Aksi takdirde sol, milliyetçilerin yarattığı kutuplaşmayı aşmak yerine, onun sınırları içinde edilgen bir pozisyon almaktan öteye geçememektedir.
İlk olarak şunu söylemek gerekir: Mülkiyet mülkiyet değildir. Soldan bakıldığında, sanılanın ya da daha doğrusu sunulanın aksine, Kıbrıs’ta “tek bir mülkiyet sorunu” yoktur. Hatta bu mesele uzmanlığın arkasına saklanarak halktan uzaklaştırılan, teknikleştirilen bir zeminde yüzlerce ayrı soruna bölünmüş görüntüsü vermektedir. Oysa meseleyi soldan okuyunca karşımıza çok daha sade bir tablo çıkar: Sermayenin mülkiyet sorunu ve halkın mülkiyet sorunu [11].
Sermayenin Mülkiyet Sorunu
1974’te adanın bölünmesinden sonra çoğu insan için değişen tek şey, travmalarını yeni yerleştikleri bölgelere taşımış olmasıydı. Ancak barınma, geçinme gibi temel yaşam ihtiyaçları aynı kaldı. Ne var ki, bu insani durum bazıları için farklı anlamlar taşıyordu. Kimisi savaştan rant çıkarmaya soyundu. İthal sermaye ile de birleşen bu kesimler, boşa çıkan mülkleri, ucuz arsaları, sahilleri ve otelleri ele geçirerek kuzeyde bir sermaye bloğu oluşturdular.
Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen olan ultra zenginler olarak da tanımlayabileceğimiz bu blok, sadece mülk sahibi değil; aynı zamanda medya, bankacılık, turizm, kumar ve eğitim gibi alanlarda da hâkimiyet kurmuş durumda. Halkın sahillerinden tutun da ortak yönetim mallarına kadar her şey bu blok tarafından gasp edilmiş durumda.
İthalatçılıkla karakterize edilmiş, üretim düşmanı bir yapıdan söz ediyoruz. Bu blok, mülkiyet sorununun “asıl sahipleri” olarak kendilerini görmekte, barışa dair her adımda, satılık kalemleriyle, karşı propagandaya girişmektedirler. Son yaşanan süreçte inşaat sermayesinin tutumu da tam bu duruma örnek teşkil etmektedir.
Peki sol bu duruma nasıl bakmalıdır? İşin doğrusu, solun bu kesimin mülkiyet sorunuyla zerre ilgilenmesi gerekmez. Onların sorunu nasıl çözülecekse çözülsün; ister iade, ister tazminat, isterse her ikisi olsun. Onların mallarının sahibi Tibuk mu Hristo mu olmuş, halk için ne fark eder? Üstelik sermaye kendi sorunlarını çözme kapasitesine de sahiptir. Bugün kuzeyde bazı otel sahipleri, mülkün Kıbrıslı Elen sahiplerinden doğrudan satın alınması örneğinde olduğu gibi, kendi çözümlerini yaratabilmektedir. Dolayısıyla sol, bu kesimin sorununu halkın sorunuyla eşitleme hatasına düşmemelidir.
Esas mesele, bu kesimin mülkiyet sorununun halkın mülkiyet sorunundan kesin olarak ayrı ele alınması gerekliliğidir. Sermaye için mülkiyet yeni bir kâr alanı yaratmanın aracıdır. Emekçiler içinse mülkiyet, başını sokacak bir ev ve yaşam alanıdır. Bu nitelik farkı, mülkiyet sorununu teknik bir hukuk tartışması olmaktan çıkarıp sınıfsal bir mesele haline getirir.
Sermayenin sorununu halkın sorunundan ayrıştıran bu yaklaşım, aynı zamanda güncel yaşadığımız mülkiyet bağlantılı krizde de sosyalistlerin pasif bir tutuma sıkışmasını önleyecektir. Sermaye kendine yönelik operasyonu tüm topluma yönelik göstermek için söylem üretirken, milliyetçi siyasetler bununla beslenmeye çalışırken, Kıbrıs’ın kuzeyinde iktidar tüm toplumu inşaat sermayesinin arkasında hizalanmaya çağırırken, çıkıp sermayenin sektör bağlantılı yaptıklarını ifşa eder bir tutum almak bu siyasal yönelime karşı alınabilecek belki de tek etkili hamledir.
Bağımsızlık Yolu’nun güneydeki tutuklamalara cevap olarak “doğayı tahrip ettiler, tarım arazilerini betona boğdular, sadece Rum malını değil, Türk malını da yağmaladılar, ne olursa olsun inşaat ve emlak sermayesinin safına geçmeyeceğiz” çerçevesindeki yaklaşımı bu sınıf odaklı perspektifin bir örneğidir [10]. Bu sınıfsal bakış açısının mülkiyet konusunda da sola egemen olması, iki milliyetçi yaklaşıma karşı kriz zamanlarında kitlelerde karşılık bulacak güçlü bir sosyalist alternatifi yaratacaktır.
Barınma Hakkı Temelli Bir Yaklaşım Mümkün mü?
Bugün mülkiyet meselesi halklar arası bir sıfır toplamlı oyuna yani birinin kazancının diğerinin kaybı olduğu bir düzenle sunulur durumdadır. Oysa gerçek “oyun” bu değil. Gerçek oyun, sermayenin kışkırtmasıyla halklar arasına nifak sokan bir propaganda savaşıdır. Bu nedenle barınma hakkı temelli bir yaklaşım şarttır.
Bu yaklaşımda şunlar temel prensip olmalıdır:
- Sermayenin mülkiyet sorunu ile halkın mülkiyet sorunu ayrıştırılmalıdır.
- Ganimet mülkler üzerinden zenginleşenler yargılanmalı, hakları sorgulanmalıdır. Ada geneli inşaat sermayesinin doğa talanı ifşa edilmeli ve mülkiyet sorunundan bağımsız hesap sorulması talep edilmelidir.
- İnşaat sermayesinin oluşturduğu kapkaççı sermaye yapısının ev fiyatları üzerine yarattığı aşırı fiyatlandırma etkisinin barınma hakkına verdiği zarar tartışmaya açılmalıdır.
- 1974, evinden edilen insanlar için ciddi bir travma yaratmış, bu travma jenerasyonlar arası aktarılmıştır. Adalet hissi sağlanmalıdır. Lakin bir çözüm halinde yeni travmalar yaratmak çözüm değil daha fazla sorun yaratacaktır. Bu nedenle barınma hakkı kalacak başka yeri olmayan insanlar için temel bir prensip olarak savunulmalıdır. [13]
- Barınma hakkı durumundaki kişiler sorunun yaratanı olarak gören anlayış reddedilmeli ve bu anlayışa karşı mücadele edilmelidir.
Bu noktada çözümün maliyeti ne Kıbrıslı Elen’e ne Kıbrıslı Türk’e ne de göç etmek zorunda kalan bireylere yüklenebilir. Sorumlular iki tarafta da faaliyet yürüten otoriteler, bugüne kadar kurulu sistemin kazananı olan sermayedarlar ve garantörlerdir. Tazminat ve konut sağlamanın maliyeti de onlar tarafından karşılanmalıdır. Bu talepler bir siyasi özne tarafından mücadele aracına çevrilirse sadece bir çözüm planı maddesi değil, aynı zamanda halkların bir araya gelmesinin zemini olabilir
Sol Ne Yapmalı?
Sol bu noktada, barınma hakkı temelli bir siyaset geliştirmek zorundadır. Bu, cafcaflı barış söylemlerinin yerine, somut, insani ve sınıfsal temellere dayanan üç boyutlu bir hattın örülmesi demektir.
- Halklara anlatılmalı: Barınma hakkının ne olduğu, neden öncelenmesi gerektiği halklar arasında yaygınlaştırılmalıdır. Böylesi bir anlatının kitlelerde karşılık bulması zor olmayacaktır. Barınma hakkı temelli bir kamusal anlayış ada genelinde ortadan kalkmış, inşaat temel bir sektör haline gelmiştir. Kapkaççı sermaye elinde adamızın hem kuzeyinde hem de güneyinde sermayenin kâr hırsıyla emlak fiyatları ciddi bir artış yaşamıştır. Bu durum da gençlerin ev edinmesinde ciddi güçlükler yaratmaktadır.
- Müzakerecilere baskı kurulmalı: Bu hakkın bir anlaşmanın parçası olması sağlanmalıdır. Böylesi bir hareket hem toplumun emekçi kesimlerini Kıbrıs Sorunu ekseninde milliyetçilerden uzaklaştıracak, hem de daha refaha dayalı ve halkların sahipleneceği dolayısı ile kalıcı bir çözüm için zemin oluşturacaktır.
- Devlet milliyetçiliklerine geçit verilmemelidir. Sorunun kaynağını emekçi kitleler içindeki farklı kesimlere yüklemeye çalışan milliyetçi yaklaşımlar öncelikle sol siyasetten çıkarılmalı, sağ siyasetlerdeki sermaye bağı ifşa edilmelidir.
- Garantörler, sermaye ve hükümetler ifşa edilmeli ve sıkıştırılmalı: Oluşan durumun bedelini ödemeleri talep edilmelidir. Böylece hem ada halkları bağımsızlık hedefi ile ortak bir amaç etrafında birleşecek, hem de bölgesel anti-emperyalist söz güçlenecektir.
Aksi halde, çözümsüzlüğün süreceği veya solun, ezilenlerin daha da fazla ezileceği bir plana evet demek zorunda kalacağı bir tabloyla yüz yüze kalması içten bile değildir. Bu nedenle mülkiyet değil, barınma hakkı; imtiyazlar değil, insanca yaşam hakkı demeli, barışı da bu temelde yeniden düşünmeliyiz.
Ortak Barınma Hakkı Mücadelesi
Bugün hem kuzeyde hem güneyde halklar için barınma hakkı büyük bir kriz alanıdır. Emlak balonları, inşaat tekelleri ve kiraların yükselişi sadece bir toplumun değil tüm adanın ortak problemidir. Bu nedenle mülkiyet tartışması, halklar arasında sıfır toplamlı bir oyun olarak değil, sermaye karşısında ortak talepler etrafında bir mücadele zemini olarak kurulmalıdır. Bu taleplerden bazıları gençlerin ev sahibi olma hakkı, kiraların denetlenmesi, doğanın ve tarım alanlarının inşaat sermayesine peşkeş çekilmesine son verilmesi ve sosyal konut projelerinin geliştirilmesidir. Hem kuzeyde hem güneyde ortaklaştırılabilecek olan bu talepler, halkların milliyetçilik üzerinden bölünmesini zorlaştıracak ve barış mücadelesine somut bir toplumsal zemin kazandıracaktır.
Cumhurbaşkanlığı ve Barınma Hakkı Mücadelesi
Malum önümüzde kktc Cumhurbaşkanlığı Seçimleri var. Mülkiyet meselesinde kriz halinin yatışması ve milliyetçi gerilimlerin halka zarar vermesinin önüne geçmek için öncelikle bu gerilimlerin kuzeyde uygulayıcısı Ersin Tatar’ın ve onun temsil ettiği zihniyetin bulundukları makamdan indirilmesi gerekmektedir.
Hem Tatar hem de Tatar’ın iplerini elinde bulunduran sermaye çevreleri ve Türkiye iktidarı, mülkiyet krizini seçim dönemi boyunca kaşıyacaktır. Seçimlerde federasyon yanlısı bloğun konu hakkında pasif bir tutum takınması, kitleleri milliyetçi manipülasyonlara açık hale getirecektir. Tam da bu nedenle, seçim sürecinde solun gündemi barınma hakkı olmalıdır.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylardan talep edilmesi gereken asıl şey, diplomatik ezberleri tekrarlamaları değil; kiralara üst sınır getirilmesi, sosyal konut projeleri, gençlerin ev sahibi olabilmesi için destek programları gibi somut politikaları savunmalarıdır. Halkın gündelik yaşamını doğrudan etkileyen bu talepler, aynı zamanda milliyetçi manipülasyonlara karşı bir kalkan işlevi görebilir. Sınıfsal bakış açısı ile konuya yaklaşarak halk ile sermayeyi ayıran tutum tam da bu noktada takınılması zaruri bir tutumdur. İki devlet milliyetçiliğine de karşı durmak gerekmektedir.
Kktc milliyetçilerinin manipülasyonlarına karşı, inşaat sermayesinin hedef alınması ile halkın hedef alınmasının aynı şey olmadığını açıklamak da, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıslı Türk halkı içindeki kırılgan kesimleri hedef alması halinde yanlarında durulacağını hissettirmek de gerekmektedir. Barınma hakkı temelli bir bakış açısı bu iki milliyetçiliğe karşı da gerekli pozisyonu yaratacaktır.
Geçmişte Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş iki federasyoncu lider olan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı dönemlerinin bizlere gösterdiği bir mesele de Kıbrıs’ın kuzeyinde federasyon yanlısı bir Cumhurbaşkanı’nın seçilmesinin tek başına yeterli olmayacağıdır. Kuzeyde oluşacak federasyon yanlısı bir irade, her şeyden önce güneyde de federasyon yanlısı bir irade ile buluşamadığı sürece bir sonuç yaratamamaktadır. Bu durum da halkı umutsuzluğa sürüklemektedir.
Adanın hem kuzeyinde hem de güneyinde halklar nezdinde temel bir sorun halini alan barınma hakkı temelinde bir mücadelenin sınıf temelli oluşturulması, deneyim aktarımı, eşgüdüm ve müzakere masasına yönelik kitle hareketlerinin ortak talebi olarak liderlere bir baskı aracı olarak oluşması, böyle bir olası tabloya yönelik de anlamlı bir müdahale olacaktır. Böylesi bir mücadele hem halklar nezdinde federasyon tezinin tabana yayılabilmesini sağlayacak, hem masaya yönelik milliyetçi müdahalelerin etkisini azaltacak, hem de bir kitle hareketi baskısı liderliklerin federasyon hedefinden uzaklaşmasını zorlaştıracaktır.
Uluslararası Boyut ve Emperyal Müdahale
Mülkiyet meselesi yalnızca Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Elenler arasında değil, aynı zamanda emperyalist güçlerin çıkar çatışmalarında da düğümlenmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, görünürde bireysel hakların korunmasını sağlarken, pratikte sermaye ile halkın sorununu eşitleyen bir işlev görmüştür. AB fonları, yabancı yatırım teşvikleri ve garantör ülkelerin politikaları inşaat sermayesinin güçlenmesine katkı yapmış, barınma hakkını ise daha da geriletmiştir. Kumarhaneler, üniversite sektörü ve turizm yatırımları gibi alanlarda uluslararası sermaye, adanın her iki yanında da emekçi halkın aleyhine birikim sağlamaktadır. Bu nedenle mülkiyet sorununun çözümünde emperyalist müdahalelerin rolü ifşa edilmeli ve halkların bağımsızlık perspektifi güçlendirilmelidir.
Referanslar
[1] Simon Aykut kimdir? (2024, Haziran 21). Halkın Sesi: https://www.halkinsesikibris.com/simon-aykut-kimdir
[2] BAE’den Ahmet Noyan’a engel. (2025, 04 12). haberkibris: https://haberkibris.com/baeden-ahmet-noyana-engel-1831-2025-04-12.html
[3] Kuzeydeki Rum malları hakkında bilgi toplama ve casuslukla itham edilen 5 Kıbrıslı Rum 3 gün tutuklu. (2025, 20 07). Kıbrıs Postası: https://www.kibrispostasi.com/c68-ISKELE/n569209-kuzeydeki-rum-mallari-hakkinda-bilgi-toplama-ve-casuslukla-itham-edilen-5-kibrisli-rum-3-gun-tutuklu
[4] Barut, P. (2025, 08 05). 5 Kıbrıslırum’un tutuklandığı davanın duruşmalarının tamamı ve tüm detayları. ozgurgazetekibris: https://ozgurgazetekibris.com/kibris/185152-5-kibrislirumun-tutuklandigi-davanin-durusmalarinin-tamami-ve-tum-detaylari.html
[5] Özersay Tutuklamalar Konusunda Atılabilecek Diplomatik, Hukuki ve Siyasi Adımları Açıkladı. (2025, 22 05). haberkibris: https://haberkibris.com/ozersay-tutuklamalar-konusunda-atilabilecek-diplomatik-hukuki-ve-siyasi-adimlari-acikladi-1158-2025-05-22.html
[6] Erhürman: Bu halk kararını verdi, değişim geliyor. (2025, 05 24). Özgür Gazete: https://ozgurgazetekibris.com/kibris/175158-erhurman-bu-halk-kararini-verdi-degisim-geliyor.html
[7] Oz Karahan’lı heyet polise dosya verdi. (2025, 06 13). Gıynık Gazetesi: https://giynikgazetesi.com/oz-karahanli-heyet-polise-dosya-verdi/
[8] CASE OF LOIZIDOU v. TURKEY, 15318/89 (The European Court of Human Rights, December 18, 1996).
[9] CASE OF XENIDES-ARESTIS v. TURKEY, 46347/99 (European Court of Human Rights, 05 23, 2007).
[10] Rahvancıoğlu, M. (2025, 05 24). Rahvancıoğlu: Doğayı tahrip ettiler, tarım arazilerini betona boğdular. Özgür Gazete: https://ozgurgazetekibris.com/kibris/175188-rahvancioglu-dogayi-tahrip-ettiler-tarim-arazilerini-betona-bogdular.html
[11] Keleşzade, M. (2015). Mülkiyet Üzerine II: Sermayenin ve Halkın Mülkiyet Sorunu. Ankara Değil Lefkoşa: https://www.ankaradegillefkosa.org/solumuzun-ve-sol-yanimizin-mulkiyet-sinavi-2-mustafa-keleszade/
[12] Keleşzade, M. (2015). Mülkiyet Üzerine III: Barış Mücadelesinde Hukuksal ve Sermaye Odaklı Yaklaşımın Aşılması. Ankara Değil Lefkoşa: https://www.ankaradegillefkosa.org/solumuzun-ve-sol-yanimizin-mulkiyet-sinavi-3-mustafa-keleszade/
[13] Keleşzade, M. (2015). Mülkiyet Üzerine I: Barınma Hakkı Temelli Bir Bakış. Ankara Değil Lefkoşa: https://www.ankaradegillefkosa.org/solumuzun-ve-sol-yanimizin-mulkiyet-sinavi-mustafa-keleszade/