Yeniden Federasyon İçin Bir Geçmiş Değerlendirmesi: Talat ve Akıncı Dönemleri – Ali Şahin

Ali Şahin

Özne Sayı 6

Sonbahar 2025

Müzakeresiz ve Kıbrıs halkları arası yeniden yakınlaşmaya ilişkin hiç bir olumlu adımın atılmadığı bir beş yılın ardından Kıbrıs’ın kuzeyinde yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı seçimi daha yaklaşıyor. 1974 sonrasında bölünmüşlüğü sonlandırıp Kıbrıs’ın birleşmesini politik anlamda savunan Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı gibi sadece iki federasyoncu[1]  Cumhurbaşkanı olsa da, aradan geçen 51 senede bahse konu son beş yılı saymazsak sonuçlarından veya siyasal atmosferinden bağımsız olarak müzakeresiz geçen bir Cumhurbaşkanlığı dönemi 2020 Ekim sonrasına kadar hiç yaşanmamıştı. Bu durum 2010-2015 arası görev yapan Derviş Eroğlu’nun yanında 1973’ten 2005 yılına kadar Kıbrıslı Türkleri uluslararası düzeyde temsil eden ve adı bir anlaşmanın önünde engel olarak sembolleşen Denktaş için dahi geçerliydi.

Şüphesiz burada üstünde durduğum müzakere vurgusu siyasal açıdan bir yönelim anlamında kullanılıyor. Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi ve halklarının kardeşleşmesi sadece müzakerelere ya da bir anlaşmaya indirgenemez olsa da, siyasal zeminde ve “toplum liderleri” nezdinde diyaloğun dahi olmadığı bir müzakeresizlik ortamı yurdumuzun bölünmüşlük halinin sonlandırma anlamında bir çıkmaza işaret eder. Bu açıdan en keskin biçimde ayrılığı savunan Denktaş ve Eroğlu gibi cumhurbaşkanları dönemlerinde dahi müzakereleri sürdüren ve imzalanmış çeşitli anlaşmalara dahi varan “birleşmeci” bir zemin, istemeden de olsa Kıbrıs sorununda her zaman masanın değişmeziydi.[2] Taa ki Ersin Tatar’a kadar…

Türkiye merkezli sınırsız bir AKP-MHP desteği ile oluşan UBP-DP-YDP hükümet cephesiyle yol yürüyen ve “artık müzakere yok!” diyen Ersin Tatar’ın yeni diye sunduğu “eşit egemen iki devlet” tezi, aslında Denktaş’ın şahsında cisimleşen klasik “Taksim” tezinden farklı bir pozisyon değildir. Yeni olan bu sürecin Kıbrıslı Elen liderliğiyle diyaloğu neredeyse sıfıra indirmiş bir biçimde sürdürmesidir.

Şüphesiz bu durum Ankara’nın pozisyonundan bağımsız gelişmedi. Yeni-Osmanlıcı bir paradigmaya yönelen Türkiye’deki siyasal pozisyonun arkasına sığınarak sözde yenilenen bu ayrılıkçı siyaset, Kıbrıslı Türklerin zaten çok sınırlı olan uluslararası temsil imkanını daha da daraltmış, hatta kendi yurtlarında politik olarak görünmez olmalarına sebep olmuştur. AKP-MHP Türkiye’sinin bir vitrin aparatına dönüştürdüğü kktc Cumhurbaşkanlığı, mevcut haliyle egemen olmak bir yana, kktc’nin var olduğu iddia edilen topraklardaki kağıt üstündeki egemenliğini dahi aşındırmaktadır. 

Bahse konu aşınma sürecinin asıl kritik yanı ise, mevcut bölünmüşlük koşulları sebebiyle Kıbrıslı Türklerin siyasal varlığını da beraberinde sürüklemesidir. Bu açıdan şu an için Tatar’ın şahsında cisimleşen ayrılıkçılığın önüne geçilmesi farklı yapı ve ideolojik zeminlerde de olsa ivedi bir görev olarak tüm barış güçlerinin önünde duruyor. Ancak sosyalistler için bu görev tarihsel bir şekilde ele alınmalı ve geçmişin süzgecinden bugüne akan süreç iyice tartışılmalıdır. Kıbrıslı Türk halkının barış mücadelesindeki önemli başarıları olarak yaşanan Talat ve Akıncı’nın cumhurbaşkanlık dönemleri, böyle bir mantık üzerinden titizlikle ele alınmalı ve bugünün siyasal görevlerine ilişkin incelenmelidir.

Tarih göstermiştir ki Kıbrıs’ta barış, sadece federasyoncu cumhurbaşkanları seçmekle mümkün değildir. Ayrılıkçılığın yeniden yükselişi de bu gerçek üzerinden okunmalı ve sadece Kıbrıs dışı dinamiklere bağlanmamalıdır. Federasyoncu cumhurbaşkanlarının da bahse konu dönemlerde doğruları gibi önemli yanlışları da olmuştur. Sağ cephenin yükselttiği ayrılıkçılığın, bilerek ya da bilmeyerek yapılan bu yanlışlardan nasıl faydalandığını anlamadan, “Federal Kıbrıs” mücadelesinde yeniden bir atılım gösteremeyiz.

Gericilikle Flörtleşen Liberal Federalizm

Yazının ilk bölümünde de bahsettiğimiz gibi çok uzun yıllar Ankara’nın belirleyici desteğiyle Kıbrıslı Türk halkının liderliğini yürüten Denktaş, Annan Planı süreciyle birlikte büyük bir güç kaybına uğradı.[3] Bu kayıp çift yönlü bir şekilde yaşandı. Birincisi, Denktaş için her zaman önemli bir etken olan Ankara desteğini parça parça yitirmesiydi. 2002 yılında Türkiye’de tek başına iktidara gelen AKP yönetimi, kendi İslamcı iktidarını yerleştirmek için egemen blokun çeşitli kesimlerinden ve kemikleşmiş politikalarından ayrılmak zorundaydı. Kıbrıs’ta bölünme ve bu hattın sembolü Denktaş da bunlardan biriydi.[4] AKP ve Denktaş arasındaki bu gerilimi aklımıza not edelim, çünkü Ankara’nın Kıbrıs politikasındaki bu değişim ilerleyen satırlarda ayrıntısına gireceğimiz bir şekilde Kıbrıslı Türk solunda da önemli bir eksen kaymasına sebep olacaktı.

Kaybın ikinci yönü ise Kıbrıslı Türk halkı içinde rejime yönelik biriken öfkeydi. 2001 yılında çok sayıda bankanın batmasıyla yaşanan mudiler krizi ve TL’nin yaşadığı devalüasyondan kaynaklı sıkıntılarla birleşen ekonomik sorunlar, 1974’ten bu yana bir kapatılmışlık haline mahkum olan halkta biriken diğer sorunlarla birlikte siyasal bir kabarışın ilk sancılarını ortaya çıkardı. Yaşanacak olan toplumsal kabarış ise siyasal ifadesini ise Annan Planı’nın ortaya çıkışıyla buldu. CTP başta olmak solun hemen hemen her kesiminin yükselişe geçtiği bir dönemde, Kıbrıslı Türk toplumunun farklı farklı kesimleri de barış ve yeniden birleşme talebine sahip çıktı.

Annan Planı ile yükselen bu süreç önce hükümeti sonra da, Plan güneyde reddedilmiş olsa da, yarattığı rüzgarla Cumhurbaşkanı’nı değiştirerek CTP Başkanı Mehmet Ali Talat’ı Cumhurbaşkanlığı’na oturttu. Annan Planı’nın Kıbrıslı Elenler tarafından reddedilmiş olması Kıbrıslı Türk barış güçlerinde önemli bir hayal kırıklığı yaratsa da toplumsal kabarış henüz sönmemişti. AKP’nin CTP’ye verdiği destek de sürerken müzakere süreçlerine ilişkin beklenti kısmen azalsa da hala büyüktü. Bu beklenti AKEL lideri Hristofyas’ın Kıbrıs’ın güneyinde Cumhurbaşkanı seçilmesi ile daha da yükseldi. Ancak Talat ve Hristofyas’ın yürüteceği 2 yıllık süreç de bir sonuç vermeyecek ve uzun yılara dayanan bir mücadele sonucu Denktaş’tan alınan toplum liderliği Derviş Eroğlu’nun 2010’da seçilmesi ile birlikte tekrar sağa geçecekti.

Federasyoncu kesimlerin ilk müzakere süreci olarak Mehmet Ali Talat dönemine baktığımızda iyi niyetli çabalara rağmen çok büyük ve bariz hatalar da hemen göze çarpar. CTP’nin çeşitli koalisyon hükümetlerinden bağımsız okunamayacak Talat’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, barış mücadelesinin sol değerlerden arındırılmaya başladığını görürüz. Elbette ki Kıbrıs’ta barış ve yeniden birleşme sadece solun talebi değildir ve olmamalıdır da. Ancak kendine sol diyen kesimlerin barış sürecine dahli ve etkisi sol değerlerden arınarak yaşanırsa gerçekleşecek olan sadece barış hedefinden uzaklaşmak olmaz, aynı zamanda solun bir bütün olarak küçülerek sağcılaşmasına da sebep olur. Sadece Kıbrıslı Türk liderliğine bağlı olarak yaşanmasa da Talat döneminde yaşanan tam anlamıyla böyleydi.

Büyük bir toplumsal kabarışın sonucu olarak seçilen Talat, partisi CTP ile birlikte barış güçlerini süreç içinde pasifleştirmiş ve barış mücadelesini sadece müzakere masasına sıkıştırmıştır. Edilgen bir şekilde sürece umutla bakmaktan başka bir şey yapamayan kitleler Godot’yu bekleyen Vladimir ve Estragon’a dönerler.  Öte yandan felsefi anlamda liberal, ekonomik anlamda ise neo-liberal ajandaya tabii olan Talat ve partisi, AKP’nin o dönem için kısmen de olsa yavaş ilerleyen gericiliğiyle de flörtleşerek siyasal anlamda git gide yelpazenin sağına kaydılar. CTP, AKP’nin emek düşmanı politikalarını paket halinde Kıbrıs’a taşırken, Talat ise ortaya çıkacak ses kayıtlarında daha sonra CTP’den Maliye Bakanlığı da yapacak olan Zeren Mungan ile sendikaların nasıl zayıflatılabileceğini konuşuyordu. Yine partisiyle birlikte bizzat AKP eliyle yürütülen İslamcı dayatma ve adımları da ilişkileri bozmamak adına saçma argümanlarla sahiplendiler. 

AKP’nin konjonktürel olarak öne çıkardığı söylemler üzerinden yarattığı demokrasi illüzyonuna kendine o kadar kaptıran Talat; “Türkiye’de yaşasaydım AKP’ye oy verirdim” diyecek kadar ileri gitti. Bu dönemde AKP ve Kıbrıslı Türk halkı arasında inanç ve kültür üzerinden ağır ağır da olsa başlayan gerilimde toplum lideri olan Talat, ses dahi çıkaramaz konumdaydı. Trajikomik bir biçimde Kıbrıslı Türk seküler damarı, ifadesini sağcı Eroğlu’nda şu veya bu şekilde bulabilirken solcu Talat’ta bulamıyordu, çünkü Talat barış umudunu AKP’ye bağlamıştı. Bu algı ister istemez ‘bir anlaşma ancak Türkiye isterse olur, AKP ne yaparsa yapsın ses çıkarmayalım’ noktasından hareket eden ve kendi halkının dinamiklerini boşlayan bir “barış mücadelesi” tarzı yarattı. Ancak müzakerelerden de bir sonuç çıkmayan bir ortamda, kendi halkını ikinci plana atan bu tarzın ne kadar yanlış olduğu 2010 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkacaktı. Talat’ın 2010’daki yenilgisi AKP desteğine rağmendi çünkü Kıbrıslı Türk halkının barıştan anladığı kendini yok sayarak AKP’ye yaslanmış bir teslimiyetçilik değildi.         

Bocalayan Ama Vazgeçmeyen Bir Örnek

2015’te gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı Seçimi ise görece olarak Ankara’nın müdahalelerinden uzak oldu. Seçimin favori adayları olan Akıncı ve Eroğlu da AKP için arzu edilir seçenekler değildi. Bu sebeple Akıncı’nın ikinci turda ezici bir üstünlükle kazandığı 2015 Seçimleri’nin büyük oranda Kıbrıslı Türk halkının kendi dinamiklerine göre sonuçlandığını söyleyebiliriz. Ortaya çıkan sonuç, 2010 Seçimleri’ni Eroğlu kazanmasına rağmen halkta hala önemli bir federasyon istenci olduğunu gösteriyordu. Ancak bağımsız aday olarak seçimleri kazanmasına rağmen Akıncı’nın Talat’tan en büyük farklarından biri ise arkasındaki desteğin önemli ölçüde örgütsüz oluşuydu.

TKP ve BDH’daki sosyal demokrat geçmişine rağmen Akıncı uzun bir süredir siyasetten uzaktı ve arkasındaki kitle bu sebeple örgütsüz ve heterojendi. Bu, soldan bir Cumhurbaşkanı için, özellikle de Talat deneyimi sonrası büyük bir riskti. Bu satırların yazarı 2015 Seçimleri’nden hemen sonra kaleme aldığı bir makalede Akıncı için şunları söylüyordu:

Siyasi konjonktür sola meyletmiş bir sosyal demokrat çizgi için müsaittir ve Akıncı da bu ihtiyacı karşılamaya çalışmaktadır. Ancak kktc cumhurbaşkanı koltuğu, her ne kadar reddetse de kendisini bir ikilem ile karşı karşıya bırakacaktır. Hatta göreve başlamadan bırakmıştır. Ankara’nın Kıbrıslı Türklere bakışı resmi tarihin iddia ettiğinin aksine Türkiye’nin ve emperyalizmin çıkarlarına göre şekillenmiştir. Bu anlamıyla Kıbrıslı Türkleri temsilen Türkiye yetkilileri ile muhatap olan her kurum ya boyun eğmek ya da direniş sergilemek zorundadır… Dolayısıyla sürecin nasıl ilerleyeceği Akıncı’nın AKP’nin dayatacağı kavgayı göğüsleyip göğüsleyemeyeceğine bağlıdır. Ancak Akıncı’nın tavrı, yalnızca AKP gibi dış dinamiklere göre şekillenmek zorunda değil, iç dinamiklere göre de bir seyir alma potansiyelindedir. Solun bu süreçteki kilit görevi Akıncı’nın Erdoğan ve AKP karşısında geri adım atmaması için Akıncı’ya hem destek olmak hem de üstünde baskı kurmaktır. İlk rauntta sağlam duran Akıncı, bu şekilde durduğu sürece köşesinde bulacağı destek sürekli artacaktır (Şahin, 2015).

Süreç tam da burada öngörüldüğü gibi olmuş ve Akıncı kendini, özellikle de Crans Montana sonrası AKP-MHP ittifakı ile kavga eder halde bulmuştur. Her ne kadar 2020 Seçimleri’nde Tatar’a kaybetmiş olsa da, bu ucu ucuna yaşanan yenilginin AKP-MHP ittifakının 2017-2020 arası devreye soktuğu görülmemiş baskı ve tehditleriyle olduğu herkesçe malum. Ancak kaybetmesine rağmen Akıncı birçok yönden önemli bir liderlik örneği yaratmıştır. Denktaş’ın Annan Planı dönemi yaşadığı gerilimi saymazsak -ki Denktaş’ın Akıncı’da olmayan dış dayanakları vardı- ilk defa bir Kıbrıslı Türk seçilmiş Türkiye yönetimiyle açıktan yaşadığı bir gerilimi makamını terk etmeden yürütmüştür.[5]

Yanlışı ve doğrusuyla, seçilmişken dahi sisteme ve egemenlere muhalefet ederek direnen Akıncı, bir anlamıyla da Bağımsızlık Yolu’nun yükselttiğini “hükümete değil muhalefet talibiz” anlayışının mikro bir örneğini göstermiştir. Crans Montana sonrası yaşadığı hayal kırıklığı sürecinde yılgın beyanatlar verse de kendini çabuk toparlayan Akıncı, Kıbrıslı Türk halkının federasyon istencini son ana kadar AKP-MHP’ye rağmen savunmayı sürdürdü. Öte taraftan Kıbrıs sorunundan ayrı olarak yine Ankara tarafından dayatılmak istenen Koordinasyon Ofisi’ne karşı da sokağa dökülen binlerce gençle beraber davranmış ve Meclis’ten geçen kararı Anayasa Mahkemesi’ne taşımıştır. Afrika Gazetesi’ne yönelik linç girişimine de fiilen engel olmayan çalışan Akıncı, bu örneklerle bir anlamıyla kendisine hem destek olan hem de üstünde baskı kuran kitlelerle yakın durmaya özen göstermiştir.

Akıncı, 2015’e kıyasla 2020 Seçimleri’nde daha kitlesel olan örgütlülüğünü Cumhurbaşkanlığı dönemindeki duruşuyla kazandı diyebiliriz. Yine de bu örgütlülük, nihayetinde seçimin ardından dağılan dönemsel bir mobilizasyonla sınırlı kalmıştır. Bu açıdan kitlelerle olan ilişkisi Talat’tan farklılıklar barındırsa da, ancak onlar ittikçe hareket eden bir pozisyonu geçememiştir. 2019 yılında Berlin’de gerçekleşen üçlü görüşmeyi saymazsak, Akıncı’nın Crans Montana sonrası yaşadığı hareketsizlik de kitlelerle kurduğu bağın sınırlı olmasından kaynaklı değerlendirilebilir. Yerli işbirlikçilerle birlikte hem Ankara’nın hem de Kıbrıs Cumhuriyeti liderliğinin Akıncı’yı oyun dışına çıkarmak için çeşitli hamleler yaptığı bir dönemde yaşanılan tıkanıklık, sürecin Güney’den de engellendiği bir ortamda ne yapacağını pek de bilememekle alakalı olarak okunmalıdır.

Böyle bir durumda, Kıbrıslı Türk halkı başta olmak üzere, başarılabilirse Kıbrıslı Elenleri de kapsayarak kitlelere yönelen bir çizginin önemi deneyimle görülmüştür. Crans Montana sonrası yaşananlar, sadece kitlelere kulak vermenin yetmediği, gerekirse bilindik müzakere sınırlarını, kitleleri arkasından getirerek zorlayan bir liderlik ihtiyacını da göstermiştir. Ancak bu zor görev ne bir günde ne de bir kişiyle yerine getirilebilir. Bu açıdan Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı deneyimi, örgütsüz bir doğrunun teşkilatlı yalan karşısında yaşadığı sıkıntının da örneğidir.

Devrimciler Ne Yapmalı?

Görüldüğü gibi Talat ve Akıncı dönemleri federasyon mücadelesi açısından önemli dersler barındırıyor. Bugün Ersin Tatar’ın şahsında cisimleşen ayrılıkçılığa karşı yeniden bir yükseliş yakalamak istiyorsak dersimize iyi çalışmalıyız. En başta şunu unutmamalıyız ki, nasıl bir toplumsal kabarışın ardından seçilmiş olursa olsun, barış mücadelesinin federasyoncu bir liderin müzakerelerine hapsedilmemesi için mücadele edilmelidir. Kitlelerin edilgen bir nesne şeklinde toplantı izleyicisine dönüşmesi, Cumhurbaşkanı ne kadar sağlam durursa dursun federasyon mücadelesine zarar veriyor. Barışı savunan kitlelerin aktifliğini yitirmesi, sürecin bilhassa Kıbrıslı Elen liderliğince tıkandığı durumlarda federasyon mücadelesinin var olan gücünü de kaybetmesine sebep oluyor. Bu sebeple devrimcilerin en başat görevlerinden biri federasyoncu bir liderlik yaratılsa bile süreci kitlerle de yürütmenin yollarını aramaktır.

2017 sonrası ayrılıkçılara pas atarak Akıncı’yı kontrpiyede bırakan Anastasiadis tavrı ancak Kıbrıs halklarının karşılıklı ve kitlesel hareketliliğiyle yıkılabilirdi.  Öte yandan, sırf müzakere süreçlerinde Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı ile uyumlu hareket edecek diye Ankara’nın ajandasını benimseyerek dayatmalarına teslim olmanın, Talat örneğinde olduğu gibi Kıbrıslı Türk halkından kopmak anlamına geleceği akıldan çıkarılmamalıdır. Hiçbir barış süreci halktan kopuk yürütülemez. Öyle yürüyen bir süreç varsa da bu, solun barıştan, halkın çıkarlarını korumaktan anladığı şey anlamına gelmez.

Solun tarihsel olarak başat rol üslendiği barış mücadelesi, egemenlerin dayattığı sağcılaşma çabalarına her şekilde direnmelidir. Halka, emekçilere sırt çeviren bir sol, halklar arası bir barışa yüzünü dönemez. Bugün içine sıkıştığımız neo-liberal ve dinsel gericilik dönemine “barışa giden yoldur” denilerek sağa kayan sol liberallerce de döşenen iyi niyet taşlarıyla vardık. Evet; belki müzakere masalarında konuşulan Kıbrıs’ta barış sadece solun hedefi değildir ama ‘çocuğun gördüğü düş’ olan barış sadece solun menzilindedir. Bu yüzden de emekten, laiklikten, kadın haklarından, kültürünü savunmaktan, doğayı korumaktan ve bilumum sol değerlerden koparak o düşün peşinden gidilemez. İşte devrimcilerin yapması gereken, federasyon kavgasını bu zeminde yükseltmektir.                     

KAYNKÇA

Şahin, A. (2015). “Seçimin Ardından Bir Değerlendirme: Akıncı’nın ikilemi”, https://sendika.org/2015/04/secimin-ardindan-bir-degerlendirme-akincinin-ikilemi-ali-sahin-259993


[1] Federasyon kavramının altı, tarafların siyasal konumlanışlarına göre farklı şekillerde doldurulabilir olsa da mevzu bahis Kıbrıs sorunu olunca dar anlamıyla da olsa kastedilen esas nokta, iki bölgeli ve siyasal eşitliğe dayalı bir birleşik Kıbrıs’tır. Yoksa bu konu, federasyonun farklı sınıfsal ve siyasal öznelerle nasıl şekillenebileceğine ilişkin daha geniş bir biçimde de tartışılabilir.

[2] Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde Rauf Raif Denktaş’ın federasyonu gönülden savunur bir şekilde hareket ettiği kesinlikle söylenemez. Yürütülen müzakereler Denktaş için uluslararası koşuların yarattığı bir nevi “meta zori” idi. Bu durum kktc’nin ilanından sonra daha da keskin ve belirgin bir hal almıştı. O kadar ki, Türkiye’yi kendisiyle birlikte hareket etmemekle eleştiren Denktaş, 90’lı yıllarda konfederasyon tezinde ısrarcı olmaya başladı ve konjonktürel olarak bu değişime müsait olan Ankara ile birlikte “konfederasyon tezini” 1997 itibariyle resmi görüş ilan etti. Ancak Ankara’nın konfederasyonculuğu taktikseldi ve kısa süreli oldu.   

[3] Her ne kadar Denktaş’ın kendisi güçlü bir siyasal özne olsa da, politik yaşamında düşme tehlikesi yaşadığı her kritik anda Ankara’nın desteğiyle ayakta kalmış bir isimdir. Bu destek sadece sol güçlere karşı değil Denktaş’a karşı aday olan veya olmak isteye sağcı isimlere karşı da sergilendi. 1973 yılındaki Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde CTP adayı Ahmet Mithat Berberoğlu TC Elçiliği’nin tehditleriyle adaylıktan çekilirken, o güne kadar Kıbrıslı Türklerin liderliğini yürüten Dr. Fazıl Küçük de Ankara’nın baskı ve dayatmalarıyla aday dahi olamamıştı. 2000 yılında gerçekleşen seçimlerde ise Denktaş’ın karşısında ikinci tura kalan sağın en güçlü partisi UBP’nin adayı Başbakan Derviş Eroğlu ikinci tur yapılmadan adaylıktan çekildi. Bu durumla ilgili olarak daha sonra yaptığı gayrı resmi açıklamalarda o dönem için “arkamda 40 tane MİT ajanı gezerdi” açıklamasını yaptığı iddia edilecekti. Kısacası Türkiye başta olmak üzere Kıbrıs dışında Kıbrıslı Türklerle eşleştirilerek yaratılan “Denktaş miti”, Kıbrıs içinde sağ için bile tartışmalı bir konuydu.          

[4] Denktaş bu süreci Türkiye’deki faşist ve milliyetçi çevreleri arkasına alarak bertaraf etmeye çalışsa da, Türkiye sermaye sınıfının o dönemki ihtiyaçlarına da cevap olarak ortaya çıkan AKP, Türkiye sağı ile Kıbrıslı Türk sağı arasındaki bağı belirli bir sınırda tutmayı becerebildi. 

[5] Kıbrıslı Türk solundaki bilindik direniş eğilimi, CTP lideri Özker Özgür’ün Başbakanlık Yardımcılığı görevinden istifa etmesi örneği üzerinden istifa çağrısı yükseltmektir. Her ne kadar yerine göre istifa da bir protesto olsa da, hangi gerekçeyle olursa olsun sisteme muhalif bir kişi ya da örgütün seçilmiş bir makamı terk etmesinin egemenlerde yaratacağı rahatsızlık çok sınırlıdır.